17 Ağustos’u yaşamış bir İzmitli için 03.02 sıradan bir saat değildir.
İnsan bazı tarihleri zihniyle hatırlar, bazılarını bedeniyle. 17 Ağustos ikincisidir. Aradan yirmi yedi yıl geçmesine rağmen o tarihin adı söylendiğinde, yaşananları bilenlerin zihninde önce bir bilgi değil, bir duygu belirir. Şehrin sesi, karanlık, belirsizlik, tanıdık yerlerin bir anda tanınmaz hâle gelmesi, insanların birbirini araması, sokaklara çıkması, haber almaya çalışması…
Sonra yıllar geçer. Şehir yeniden kurulur. Yeni binalar yükselir. İşyerleri açılır. Çocuklar büyür. Hayat, bütün büyük felaketlerden sonra yaptığı şeyi yapar, devam eder.
Belki asıl tehlike de burada başlar.
İnsan hayatının devam edebilmesi için unutmaya ihtiyaç duyar. Toplumların ise ayakta kalabilmesi için bazı şeyleri unutmaması gerekir.
Bugün 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçti. AFAD’ın tarihsel kayıtlarında 17.480 insanın hayatını kaybettiği, 23.781 kişinin yaralandığı; yüz binlerce konut ve işyerinin hasar gördüğü belirtiliyor. Bazı resmî ve bilimsel kaynaklarda can kaybı ve deprem büyüklüğü için farklı rakamlarla karşılaşılması da afetlerin bilançosunun zaman içinde nasıl yeniden değerlendirildiğini gösteriyor.
Ben bugün bu rakamların üzerinden yeniden geçmekten çok, başka bir şeyi düşünmek istiyorum.
Yirmi yedi yıl boyunca biz neyi değiştirdik?
Ve daha rahatsız edici olanı:
Neyi bildiğimiz hâlde değiştirmedik?
İzmit’e bakınca Türkiye’yi görmek
İzmit’i anlamadan 17 Ağustos’un toplumsal anlamını tam olarak kavramak kolay değildir.
Bu şehir Türkiye’nin modernleşmesinin küçük bir laboratuvarı gibidir.
Bir yanında deniz, ardında dağlar; ortasından geçen yollar, demiryolu, limanlar, fabrikalar… Cumhuriyet’in sanayileşme hikâyesi içinde büyümüş; özellikle 1960’lardan sonra Türkiye’nin dört bir yanından insan çekmiş bir kent.
İş vardı.
Fabrika vardı.
Umut vardı.
İnsanlar geldi. Mahalleler büyüdü. Apartmanlar yükseldi. Sanayi alanları genişledi.
Kent, ekonominin hızına yetişmeye çalıştı.
Sanayi üretimi yalnız fabrika kurmaz. Etrafında konut, yol, okul, hastane, dükkân, ulaşım, gecekondu, apartman ve yeni sosyal ilişkiler üretir. Kocaeli’nin nüfus yoğunluğunun bugün İstanbul’dan sonra Türkiye’nin en yüksekleri arasında bulunması, bu tarihsel birikimin devam ettiğini gösteriyor. TÜİK’in 2024 verilerinde Kocaeli kilometrekare başına 623 kişiyle İstanbul’un ardından ikinci sıradaydı; 2025 sonuçlarında da bu yüksek yoğunluk sürüyor.
İktisatçı gözüyle bakıldığında başarı hikâyesidir bu.
Üretim artmıştır.
İstihdam oluşmuştur.
Sermaye birikmiştir.
İhracat yapılmıştır.
Sosyolojik açıdan biraz daha uzun bakınca başka sorular görür.
Bu büyüme nasıl bir şehir üretmiştir?
Sanayiyle konut arasındaki mesafe ne kadardır?
Göç eden nüfus kente hangi hızla eklemlenmiştir?
Planlama, altyapı ve denetim ekonomik büyümeyle aynı hızda gelişebilmiş midir?
Toplumbilim açısından 17 Ağustos’un en öğretici taraflarından biri burada bulunuyor. Felaket, 17 Ağustos gecesi başlamadı. O gece ortaya çıktı.
Çünkü şehirler de şirketler gibi yıllar boyunca alınan kararların birikimidir.
Bir sokağın genişliği bir karardır.
Bir kıyının nasıl kullanılacağı bir karardır.
Bir binaya kaç kat izin verileceği bir karardır.
Bir fabrikanın nereye kurulacağı bir karardır.
Bir yönetmeliğin uygulanıp uygulanmaması da karardır.
Kararların sonuçları bazen ertesi gün görülür. Bazıları otuz yıl sonra.
Deprem bu gecikmeyi birkaç saniyeye indirir.
Betonun içinde ekonomi de vardır, siyaset de
17 Ağustos hakkında yıllardır kullandığımız bir söz var:
“Deprem öldürmez, bina öldürür.”
Doğru tarafı var. Fakat zamanla biraz fazla kolay bir cümleye dönüştüğünü düşünüyorum.
Çünkü o zaman ikinci soruyu sormamız gerekir:
O bina neden öyle yapılmıştır?
Betonun kalitesi elbette önemlidir. Demirin niteliği, kolon, kiriş, zemin, mühendislik hesabı önemlidir.
Fakat bina dediğimiz şey teknik bir nesne olarak gökten düşmez.
Arkasında arsa ekonomisi vardır.
Müteahhitlik düzeni vardır.
Kredi sistemi vardır.
İmar kararı vardır.
Belediye vardır.
Bakanlık vardır.
Mühendis vardır.
Mal sahibi vardır.
Denetçi vardır.
Siyaset vardır.
Ve bütün bunların üzerinde, bir toplumun kurala nasıl baktığını belirleyen kültür vardır.
Bir ülkede mevzuata aykırı yapı yapmak zaman içinde olağanlaşır, ardından bu yapılar çeşitli düzenlemelerle hukuki kayıt altına alınırsa mesele yapı stoğundan daha geniş bir yere taşınır. 2018’deki “İmar Barışı” uygulaması, 31 Aralık 2017’den önce yapılmış ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların Yapı Kayıt Belgesiyle kayıt altına alınmasını amaçlıyordu. Hukuki kayıt ile binanın mühendislik açısından güvenli olduğunun tespiti aynı işlem değildir.
Burada benim ilgimi çeken esas konu siyasal kültürdür.
Kural ne anlama geliyor?
Kural gerçekten uygulanacak bir ortak sözleşme mi?
Yoksa yeterince uzun süre beklendiğinde değişebilecek bir pazarlık alanı mı?
Deprem güvenliği biraz da bu sorunun cevabıdır.
Çünkü insanlar yalnız yasalara göre davranmaz. Yasaların gelecekte nasıl uygulanacağına ilişkin beklentilerine göre de davranırlar.
İktisat buna teşvik yapısı der.
Sosyoloji norm der.
Siyaset bilimi kurumsal güven der.
Gündelik dilde ise daha basit bir karşılığı vardır:
“Nasıl olsa bir şey olmaz.”
17 Ağustos’un karşısındaki en tehlikeli cümlelerden biri belki de budur.
Sanayi kentinin başka bir depremi vardır
İzmit’te depremi yalnız konutlar üzerinden düşünmek mümkün değil.
1999’da TÜPRAŞ yangınının gökyüzünü kaplayan görüntüleri hafızaya yerleşti. Depremin etkilediği Marmara havzası Türkiye’nin sanayi kalbiydi; Dünya Bankası’nın deprem sonrası değerlendirmeleri bölgenin ülke üretimi açısından olağanüstü ağırlığını özellikle vurguluyordu.
Bu tarafı bugün daha önemli hâle geldi.
Çünkü modern ekonomi ağlar üzerinden çalışıyor.
Bir fabrika artık tek başına bir fabrika değildir.
Hammadde başka şehirden gelir.
Yedek parça başka ülkeden gelir.
Elektrik başka bir sistemden gelir.
Ürün limandan çıkar.
Veriler bir sunucuda tutulur.
Finansman bankadan sağlanır.
Çalışan başka ilçeden gelir.
Bunlardan birinin kopması fabrikanın kendisi sağlam olsa bile üretimi durdurabilir.
Bu nedenle Kocaeli’de deprem hazırlığı derken yalnız konut dönüşümünü konuşursak resmin önemli bir bölümünü dışarıda bırakmış oluruz.
Tesis güvenliği, enerji, limanlar, ulaşım, haberleşme, tehlikeli maddeler, yangın, veri merkezleri, çalışanların ulaşımı, tedarik zinciri ve iş sürekliliği aynı planın parçalarıdır.
İktisatçı açısından burada basit fakat güçlü bir gerçek vardır:
Afet maliyeti, yıkılan şeyin değerinden büyüktür.
1999 depremi sonrasında yapılan ekonomik kayıp hesaplarının birbirinden belirgin biçimde farklılaşması bu nedenle şaşırtıcı değildir. Dünya Bankası’nın dönemin değerlendirmesinde doğrudan maliyet, dolaylı maliyet ve ikincil ekonomik etkiler ayrı kategoriler olarak ele alınıyor; rapor, doğal afetlerin ekonomik etkisinin tek bir parasal rakamla bütünüyle ifade edilemeyeceğini açıkça belirtiyordu. Yıkılan binayı ve hasar gören makineyi hesaplamak görece kolaydır. Üretilemeyen malı, kaybedilen müşteriyi, kapanan küçük işletmeyi, bozulan tedarik zincirini, bankacılık sistemine taşınan sorunu, vergi kaybını ve yıllara yayılan ekonomik etkileri aynı kesinlikle ölçmek çok daha zordur.
1999 ile 6 Şubat 2023 depremlerini yan yana koyduğumuzda ilginç bir ekonomik farklılık daha görülüyor. 1999’da en ağır etkilenen Kocaeli, Sakarya, Bolu ve Yalova Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 4’ünü barındırırken ülke GSYH’sinin yaklaşık yüzde 7’sini, sanayi katma değerinin ise yüzde 14’ünü üretiyordu. Depremin ciddi ekonomik kesinti yarattığı daha geniş Marmara coğrafyası hesaba katıldığında bu alanın ülke GSYH’sinin yaklaşık yüzde 35’i ve sanayi üretiminin yarısıyla bağlantılı olduğu hesaplanmıştı. 6 Şubat 2023 depremlerinden etkilenen 11 il ise yaklaşık 14 milyon insanı, başka bir ifadeyle Türkiye nüfusunun yüzde 16’sını barındırıyor; ülke GSYH’sinin yaklaşık yüzde 9’unu ve sanayi katma değerinin yüzde 10’unu üretiyordu.
Bu karşılaştırmayı iki felaketin büyüklüğünü veya acısını yarıştırmak için kullanmak doğru olmaz. 6 Şubat çok daha geniş bir coğrafyada, iki büyük depremle ve olağanüstü yaygın bir fiziksel yıkımla yaşandı. OECD’nin değerlendirmesine göre 11 ilde yaklaşık 280 bin bina çöktü ya da yıkılması gerekecek ölçüde hasar gördü. 1999’un ayırt edici tarafı ise Türkiye ekonomisinin en yoğun sanayi, finans, ulaşım ve lojistik ağlarından birinin merkezini vurmuş olmasıydı. Aynı nedenle gelecekte Marmara’da yaşanabilecek büyük bir depremin ekonomik etkisini yalnız kaç binanın zarar göreceği üzerinden düşünmek eksik kalır. Liman, enerji, rafineri, otomotiv, kimya, metal, bankacılık, veri, ulaşım ve tedarik zincirlerinin birbirine bağlı yapısı, fiziksel hasarı ülke çapında sistemik bir ekonomik kayba dönüştürebilir.
Burada ekonomi politiğin de meşru bir sorusu ortaya çıkıyor. Büyük bir afetin “maliyeti” dediğimiz rakam kendiliğinden oluşmaz; önce neyin maliyet sayılacağına karar verilir. Fiziksel varlık kaybını mı ölçeceğiz, yeniden yapım bedelini mi? Üretim kaybını, gelir kaybını ve tedarik zincirindeki etkileri ekleyecek miyiz? İnsan sermayesindeki kayıpların, sağlık ve eğitim üzerindeki uzun dönemli etkilerin parasal karşılığını hesaba katacak mıyız? Hangi coğrafyayı “etkilenen bölge” sayacağız? Hangi yılın fiyatlarını ve hangi döviz kurunu kullanacağız? Bu tercihler teknik bir detay gibi görünebilir fakat ortaya çıkan rakamı ciddi ölçüde değiştirir. Dolayısıyla siyasal veya kurumsal tercihlerin izini aramak gerekiyorsa önce “rakam doğru mu yanlış mı?” sorusundan çok, hangi kaybın ölçüldüğüne, hangisinin dışarıda bırakıldığına ve kamuoyuna hangi rakamın anlatıldığına bakmak gerekir. Böyle bir inceleme kanıt gerektirir; yöntem farklılığını tek başına siyasal manipülasyonun göstergesi saymak da doğru olmaz.
Bugün Kocaeli kişi başına ekonomik üretimde Türkiye’nin en üst sıralarındadır; TÜİK’in 2024 verilerinde İstanbul’un hemen ardından gelmektedir.
Bu nedenle Kocaeli’nin deprem riski Kocaeli’nin meselesi olarak görülemez.
İstanbul’unki de İstanbul’un meselesi değildir.
Marmara risk altında olduğunda Türkiye’nin üretim, lojistik ve mali sistemi risk altındadır.
1999’dan sonra Türkiye değişti
Bunu teslim etmek gerekiyor.
17 Ağustos’tan sonra hiçbir şey yapılmadığını söylemek doğru olmaz.
Zorunlu deprem sigortası ve DASK kuruldu. Yapı denetim sistemi yeniden düzenlendi. Deprem yönetmelikleri geliştirildi. 2009’da AFAD kuruldu ve afet yönetiminde dağınık yapı tek bir koordinasyon çatısı altında toplanmaya çalışıldı. 2012’de riskli yapıların dönüşümüne ilişkin yeni hukuki çerçeve geldi. 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği 2019’da yürürlüğe girdi. Dünya Bankası da 1999 sonrasındaki reformları, Türkiye’nin afet yönetiminde müdahale ağırlıklı yapıdan risk azaltma ve hazırlığı daha fazla içeren bir sisteme geçiş çabası olarak değerlendiriyor.
Bu önemli bir ilerlemedir.
Fakat kurumların gelişimini değerlendirirken yıllardır yönetim hayatında öğrendiğimiz basit bir ayrım işe yarıyor.
Faaliyet ile sonucu birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir deprem planı hazırlamak faaliyettir.
Planın bulunması çıktıdır.
Deprem olduğunda çalışması sonuçtur.
Bir binayı taramak faaliyettir.
Riskli olduğunu belirlemek çıktıdır.
Orada yaşayan insanların riskini gerçekten azaltmak sonuçtur.
Bir yönetmelik çıkarmak faaliyettir.
İyi bir standart üretmek çıktıdır.
On binlerce şantiyede aynı standardın yıllarca istikrarlı biçimde uygulanması sonuçtur.
Kurumların başarısı çoğu zaman üçüncü aşamada sınanır.
Türkiye’nin bugün deprem konusunda karşı karşıya bulunduğu güçlüklerden biri de burada olabilir. Artık “Deprem ülkesiyiz, bilmiyorduk” deme imkânımız oldukça azaldı.
Fayları biliyoruz.
Riskli yapı stokunun varlığını biliyoruz.
Mühendislik çözümlerini biliyoruz.
1999’u yaşadık.
2011 Van’ı yaşadık.
2020 Elazığ’ı ve İzmir’i yaşadık.
6 Şubat 2023’ü yaşadık.
23 Nisan 2025’te Marmara Denizi’nde Mw 6,2 büyüklüğünde bir deprem yaşandı. AFAD’ın kaydına göre deprem Silivri açıklarında gerçekleşti ve geniş bir bölgede hissedildi. Aynı olay üzerine yayımlanan güncel bilimsel çalışmalar Ana Marmara Fayı’nın davranışını yeniden inceleme konusu yaptı.
Bilmediğimiz hâlâ çok şey var.
Fakat bildiklerimiz harekete geçmek için az değil.
6 Şubat neden 17 Ağustos’un parçasıdır?
6 Şubat 2023’ten sonra 17 Ağustos’a eskisi gibi bakmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum.
İki afetin jeolojik ve coğrafi özellikleri farklıydı. Bunları rakamsal bir yarışın içine sokmanın da anlamı yok.
Fakat toplumsal açıdan aralarında çok ağır bir bağ bulunuyor:
Aradan geçen yirmi dört yıl.
Bir toplum için yirmi dört yıl öğrenme süresidir.
Bir çocuk doğar, üniversiteyi bitirir.
Bir mühendis yetişir.
Bir belediye başkanı birkaç dönem görev yapabilir.
Hükümetler değişir.
Kanunlar çıkar.
Teknoloji değişir.
Bütçeler yapılır.
Milyonlarca yeni bina inşa edilir.
Bunca zamanın ardından büyük bir afet benzer soruları yeniden önümüze koyuyorsa dikkatimizin bir bölümünü depremden kurumlara çevirmek gerekir.
Dünya Bankası, 6 Şubat 2023 depremlerinin toplam ekonomik kayıplarının 100 milyar doları aştığını değerlendiriyor. Bu rakam bize afet riskinin insani olduğu kadar ağır bir kalkınma ve kamu maliyesi sorunu olduğunu da hatırlatıyor.
Bir ülke afet sonrası yeniden inşaya yüz milyarlar harcıyorsa, afet öncesi risk azaltma harcamasını “maliyet” diye görmek ekonomik muhakeme bakımından eksiktir.
Fakat burada insan zihninin ve siyasetin ortak bir sorunu vardır.
Önlenen felaket görünmez.
Güçlendirilmiş bina yıkılmadığında kimse manşet atmaz.
Bakımı yapılmış köprü çalışmaya devam ettiğinde haber olmaz.
Kritik veri yedeklendiği için şirket faaliyetini sürdürdüğünde başarı çoğu zaman fark edilmez.
Risk azaltmanın siyasi ekonomisi bu nedenle zordur.
Bugün para harcarsınız.
Faydası belki yirmi yıl sonra ortaya çıkar.
Üstelik başarı, “hiçbir şey olmaması” şeklinde görünür.
Siyasetin seçim takvimi kısa, şirketin bütçe dönemi bir yıl, insanın ekonomik kaygısı ay sonudur.
Fayların takvimi bunların hiçbirine uymaz.
Kültür dediğimiz şey biraz da hafızadır
Kültür sanatla ilgilenen biri olarak 17 Ağustos’un başka bir tarafını daha önemsiyorum.
Kentlerin hafızası vardır.
Binalarıyla, meydanlarıyla, kıyılarıyla, mezarlıklarıyla, fotoğraflarıyla, hikâyeleriyle, insanlarıyla oluşur.
Afet bir şehrin yalnız fiziksel dokusunu değiştirmez. İnsanların mekânla kurduğu ilişkiyi de değiştirir.
Bir ev yıkıldığında yalnız metrekare kaybolmaz.
Komşuluk kaybolabilir.
Bir sokağın hafızası kaybolabilir.
Çocukluğun geçtiği bina kaybolabilir.
Bir mahallede yıllar boyunca birikmiş ilişkiler dağılabilir.
Yeniden inşa bundan dolayı salt mühendislik işi değildir.
Şehir yaşanacak kadar güvenli, hatırlanacak kadar sahici olmalıdır.
Kentleri yalnız rant değeri üzerinden okuduğumuzda bu tarafı kolayca gözden kaçırıyoruz. Bir arsaya ne kadar fazla bina sığdırılabileceği ekonomik soru olabilir. İnsanların nasıl bir şehirde yaşayacağı ise toplumsal ve kültürel bir sorudur.
Deprem güvenliği de şehir hakkının bir parçasıdır.
İnsanın satın aldığı dairenin taşıyıcı sistemini denetleyemediği, kullanılan betonun niteliğini ölçemediği, projenin doğru uygulanıp uygulanmadığını bilemediği bir dünyada güvenli yapı tamamen bireysel tüketici tercihi olamaz.
Burada kamu otoritesinin varlık nedeni ortaya çıkar.
Bireyin bilemeyeceği ve denetleyemeyeceği şeyi toplum adına denetlemek.
Devlet ile yurttaş arasındaki görünmez sözleşme
Siyaset bilimi açısından afetler devlet kapasitesinin en çıplak hâlde görüldüğü anlardır.
Normal zamanlarda kurumların yavaşlığı tolere edilebilir.
Afette dakika önemlidir.
Normal zamanda iki kurum arasındaki koordinasyon eksikliği bir dosyanın gecikmesine yol açar.
Afette aynı kopukluk bir hayatın kaybına dönüşebilir.
Bu nedenle afet yönetimi organizasyon şemasından daha fazla bir şey ister.
Yetki açık olacak.
Sorumluluk açık olacak.
Bilgi akacak.
Kurumlar birbirini tanıyacak.
Yerel kapasite bulunacak.
Merkez gerektiğinde devreye girecek.
Sivil toplum sisteme eklemlenebilecek.
Şirketler kendi sorumluluklarını bilecek.
Yurttaş ne yapacağını öğrenecek.
1999 sonrasında Türkiye’nin bu alanlarda kurumsal kapasitesini geliştirdiği biliniyor; Dünya Bankası da AFAD’ın kurulmasını ve afet risk yönetimi reformlarını bu dönüşümün önemli parçaları arasında değerlendiriyor. Aynı değerlendirme eski yapı stokunun ve uygulama/uyum sorunlarının hâlâ temel kırılganlıklardan biri olduğunu da vurguluyor.
Devlet kapasitesi güçlü kurum demektir.
Güçlü kurum ise büyük bina, kalabalık personel veya çok sayıda yönetmelik anlamına gelmez.
Beklenen işi, beklenen anda yapabilme kapasitesidir.
İzmitli olmanın verdiği tuhaf ayrıcalık
17 Ağustos’u yaşamış insanların deprem hakkında farklı bir bilgisi vardır.
Bu bilgi jeoloji bilgisi değildir.
İnsanın normal sandığı düzenin ne kadar hızlı değişebileceğini bilmektir.
Bir gün önce ev olan şeyin ertesi sabah enkaz olabileceğini; telefonun çalışmayabileceğini; yolun kapanabileceğini; güçlü sandığınız kurumların zorlanabileceğini; hiç tanımadığınız insanların size yardım edebileceğini görmek insana toplum hakkında kitaplardan öğrenilmesi zor şeyler öğretir.
Belki de bu yüzden İzmit’te 17 Ağustos üzerine konuşurken yalnız ölümden söz etmek bana eksik geliyor.
Dayanışmadan da söz etmek gerekir.
İnsanların birbirine koşmasından.
Türkiye’nin dört bir yanından gelenlerden.
Gönüllü arama-kurtarmanın gelişmesinden.
Sivil toplumun öneminin daha görünür hâle gelmesinden.
Fakat dayanışmayı da romantikleştirmemek gerekir.
Bir toplumun iyi insanların kahramanlığına ihtiyacı olabilir; güvenliğinin kahramanlığa bağımlı olmaması gerekir.
İyi kurum tam da bunun için vardır.
Yirmi yedi yıl sonra
Bugün 17 Ağustos’u anarken bir tören dili kullanmak istemiyorum.
“Unutmadık.”
Elbette unutmadık.
Ama bu cümle artık tek başına yeterli gelmiyor.
Bir toplumun gerçekten unutmadığını nereden anlayacağız?
Her 17 Ağustos’ta yaptığı paylaşımdan mı?
Yoksa bütçesinden mi?
Riskli binalarına ne yaptığından mı?
Okullarının güvenliğinden mi?
Sanayi tesislerinin hazırlığından mı?
Toplanma alanlarından mı?
Belediyelerinin planlarından mı?
Merkezi yönetimin önceliklerinden mi?
İmar kararlarından mı?
Denetimin kalitesinden mi?
Bilimsel bilgiyi günlük siyasetin üzerine çıkarabilme becerisinden mi?
Ben ikincisine bakmayı daha anlamlı buluyorum.
Çünkü hafıza, hatırlanan şey davranışa dönüşmediğinde zamanla ritüele dönüşür.
17 Ağustos’un üzerinden yirmi yedi yıl geçti.
Bu süre yas tutmak için uzun.
Öğrenmek için de uzun.
Bir sonraki Marmara depreminin gününü bilmiyoruz. Bilim de bize güvenilir bir takvim vermiyor. 2025 Silivri depremi ve Ana Marmara Fayı üzerine güncel çalışmalar tehlikenin devam ettiğini gösteriyor; ne zaman büyük bir kırılma olacağını söylemiyor.
Belki de artık asıl sorumuzun tarih olmaması gerekiyor.
“Ne zaman olacak?”
yerine başka bir soru daha işe yarayabilir:
Olduğunda hangi durumda olacağız?
Şehrimiz nasıl olacak?
Binalarımız?
Hastanelerimiz?
Fabrikalarımız?
Yollarımız?
Kurumlarımız?
Ve biz?
İzmit bana yıllar boyunca birçok şey öğretti. Sanayinin bir şehri nasıl dönüştürdüğünü, göçün nasıl yeni bir toplum yarattığını, ekonominin kenti nasıl şekillendirdiğini, kültürün şehir hayatına neden gerekli olduğunu…
17 Ağustos ise daha temel bir şeyi öğretti:
İnsan şehir kurarken aslında geleceğe karar verir.
O gelecek bazen otuz yıl sonra gelir.
Bazen bir gece saat 03.02’de.
Bir toplumun hafızası, geçmişte yaşadığı felaketi ne kadar iyi anlattığıyla değil; aynı felaketin yeniden aynı sonuca dönüşmesini ne ölçüde engellediğiyle anlaşılır.




