Bazı tarihler vardır; bir ülkenin hafızasında yalnızca takvimdeki yeriyle değil, taşıdığı anlamla durur. Çünkü o tarihler, bir milletin zor zamanlarda kendini nasıl toparladığını, neye tutunduğunu, hangi akılla ayağa kalktığını gösterir. 19 Mayıs da bu tarihlerden biridir.
Her yıl aynı gün gelir. Bayraklar asılır, törenler yapılır, marşlar söylenir. Çocuklar şiir okur, gençler gösterilere çıkar. Bunların hepsi kıymetlidir. Bir milletin hafızası biraz da bu tekrarlarla diri kalır. Ama 19 Mayıs’ı gerçekten anlamak istiyorsak, gözümüzü yalnızca Samsun iskelesine dikmemeliyiz. O sabaha gelmeden önce uzun, yorgun ve ağır bir yol vardır.
Trablusgarp var. Balkan Harbi var. Birinci Dünya Harbi var. Kafkas, Çanakkale, Irak, Suriye-Filistin, Hicaz-Yemen ve Kanal cepheleri var. Cepheden cepheye sürüklenmiş bir kuşak var. Ardından Mondros var. İstanbul’un üstüne çöken işgal havası var. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da işgali var. Dağıtılan ordular, toplanan silahlar, denetim altına alınan limanlar, telgraf hatları, demiryolları, sancak merkezleri var.
Bir de bütün bunların ortasında ne yapacağını anlamaya çalışan insanlar var.
Masalarda mühürler duruyordu ama hangi emrin geçerli olduğu belli değildi. Üniformalar hâlâ omuzlardaydı fakat ordu çözülüyordu. Limanlarda yabancı askerler görünür olmuştu. Tüccar malının, parasının, ailesinin yarınını kestiremiyordu. Sınıflarda haritalar asılıydı ama o haritaların ertesi gün nasıl görüneceği bile bilinmiyordu. Cepheden oğlunu bekleyen bir anne, bu kez başka bir korkunun kapıya dayandığını hissediyordu.
19 Mayıs işte böyle bir havanın içinden çıkmıştır.
Bandırma Vapuru’nun Samsun’a yanaşmasını tek başına bir başlangıç sahnesi gibi anlatırsak, o günün arkasındaki büyük yorgunluğu ve birikmiş hesabı eksiltmiş oluruz. O yolculuğun hangi şartlarda başladığını, hangi devletlerin hesabı arasında ilerlediğini, heyetin neyi gördüğünü, neyi sezdiğini ve hangi riski göze aldığını anlamak gerekir.
19 Mayıs 1919, bir imparatorluğun enkazı içinde yeni bir yol arama iradesinin görünür hale geldiği gündür.

Mesele yenilgiden daha ağırdı
Birinci Dünya Harbi’nin sonunda Osmanlı Devleti yenilmişti. Ama asıl mesele yenilginin kendisi değildi. Devletler savaş kaybeder, ağır antlaşmalar imzalar, toprak verir, borçlanır ve kimi zaman yeniden ayağa kalkmanın yollarını bulur.
Osmanlı’nın önündeki tablo daha sarsıcıydı.
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, devletin elini kolunu bağlayan bir metindi. Ordu dağıtılıyor, silahlar teslim ediliyor, stratejik bölgeler İtilaf Devletleri’nin müdahalesine açık hale geliyordu. İstanbul başkentti ama artık kendi başına karar alabilen bir başkent gibi davranamıyordu. Hükümet vardı ama hükümet etme kudreti zayıflamıştı. Saray vardı ama eski devlet aklı yerinden oynamıştı.
Bir devletin gücü bazen küçük işleyişlerde anlaşılır. Emir gider mi? Telgraf işler mi? Vali ne yapacağını bilir mi? Kumandanın elinde asker kalmış mıdır? Liman kimin denetimindedir? Demiryolu kimin kontrolündedir? Halk, sabah uyandığında kapısını çalan otoritenin kim olduğunu bilir mi?
Mondros’tan sonra Osmanlı coğrafyasında bu soruların cevabı bulanıklaşmıştı. İstanbul’da herkes bir çıkış yolu arıyordu. Yanlış adım yalnız siyasi bir hata değil, hayat memat meselesiydi.

Bir imparatorluk yıkılırken yalnız sınırlar değişmez. İnsanların iç dengesi de bozulur. Çünkü devlet dediğimiz yapı, kanun çıkaran, vergi toplayan, asker çağıran bir mekanizmadan ibaret değildir. İnsanların sabah uyandığında dünyayı anlamasını sağlayan görünmez bir çerçevedir.
O çerçeve çatladığında herkes kendi yolunu aramaya başlar.
Kimisi dışarıdan gelecek bir himayeyi çare sayıyordu. Kimisi İstanbul’dan gelecek haberi bekliyordu. Kimisi “ne yapılacaksa Anadolu’da yapılacak” diye düşünüyordu. Kimisi de susuyordu. Çünkü toplumların en zor dönemlerinde bazen en çok duyulan ses, konuşma sesi değil, bekleyişin sessizliğidir.
Mustafa Kemal Paşa bu sessizliğin içinden yola çıktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın farkı nerede başlar?
Mustafa Kemal Paşa’yı iyi bir asker diye anlatmak doğrudur ama eksik kalır. Osmanlı ordusunda iyi yetişmiş subaylar vardı. Harbiye ve Erkân-ı Harbiye’den geçmiş, cephe görmüş, harita bilen, arazi okuyan, emir komuta bilen çok sayıda asker vardı.
Mustafa Kemal Paşa’nın farkı, askerî yeteneği siyasal akılla birleştirebilmesinde ortaya çıkar.
Çanakkale’de askerî yeteneğini göstermişti. Fakat 1919’da mesele bir cephede bir tepeyi tutmak değildi. Ortada daha zor bir soru vardı. Dağılmış bir ülke hangi adla konuşacaktı? Kim adına karar alınacaktı? Hangi hukukla hareket edilecekti? Dünya karşısına hangi temsil gücüyle çıkılacaktı?
Mustafa Kemal Paşa, meseleyi birkaç subayın direnişi olarak bırakmadı. Anadolu’daki yerel dirençleri, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini, eşrafı, komutanları, memurları, aydınları ve halkı aynı hat üzerinde toplamaya çalıştı. Dağınık tepkiyi temsil, hukuk, kurum ve devlet fikri etrafında kurucu bir yola taşıdı.
Amasya’da kurulan şu cümle bu yüzden önemlidir.
“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Bu cümle bugün kulağa çok tanıdık geliyor olabilir. Belki de tam bu yüzden ağırlığını zaman zaman unutuyoruz. O gün için bu söz, sıradan bir çağrı değildi. Egemenlik fikrinin yer değiştirdiği eşiği gösteriyordu. Kararın merkezi padişahtan millete kayıyordu. Hanedandan temsil fikrine, kulluktan yurttaşlığa doğru yeni bir kapı aralanıyordu.
19 Mayıs her şeyin ilk günü müydü?
Hayır. Bunu açık söylemek gerekir.
19 Mayıs, her şeyin sıfır noktası değildir. İzmir’in işgalinden önce de sonra da Anadolu’da tepki vardı. Yerel cemiyetler kurulmuştu. Bazı subaylar, bazı mülki amirler, bazı eşraf grupları kendi bölgelerinde direnç yolları arıyordu. İstanbul’da da işgalin ne anlama geldiğini gören, memleketin gidişinden kaygı duyan insanlar vardı.
Fakat 19 Mayıs, dağınık tepkinin merkezî bir siyasal hatta bağlanmaya başladığı gündür.
Bir şehirde miting yapılabilir. Bir bölgede silahlanma başlayabilir. Bir gazetede sert bir yazı yayımlanabilir. Bir meydanda işgale karşı slogan atılabilir. Bunlar o günün ruhunu, öfkesini ve direncini gösterir. Ama bu tepkiler kongreye, temsil heyetine, meclise, orduya, diplomasiye, hukuk metnine ve sonunda devlete bağlanmadığında kalıcı sonuç doğurmaz.
Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı iş, bu dağınık kuvvetleri ortak bir hatta taşımaktır.
Bu yüzden 19 Mayıs, öfkenin akla, tepkinin temsile, dağınık direncin kurucu bir yola bağlandığı gündür.
Samsun’dan Ankara’ya uzanan yol
Samsun bir son durak değildir. Bir geçiş noktasıdır.
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Bandırma Vapuru ile ayrıldı. 19 Mayıs’ta Samsun’a ulaştı. Fakat asıl hikâye, o varıştan sonra adım adım kuruldu.
Havza’da işgallere karşı tepkinin örgütlenmesi istendi. 22 Haziran’da Amasya Genelgesi yayımlandı. 23 Temmuz–7 Ağustos arasında Erzurum Kongresi toplandı. 4–11 Eylül arasında Sivas Kongresi yapıldı. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişle birlikte mücadelenin merkezi daha belirgin hale geldi. 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılması ise bu hattı siyasal meşruiyet zeminine taşıdı.
Bu yolculuk, bir şehirden başka bir şehre geçiş değildir. Samsun’dan Amasya’ya, Erzurum’dan Sivas’a, Sivas’tan Ankara’ya uzanan hat; tepkinin programa, programın temsile, temsilin de Meclis’e dönüşme sürecidir.

Bu zinciri kopardığımızda 19 Mayıs tek başına bir tören tarihine dönüşür. Oysa tarih, birbirine bağlanan adımların içinden anlaşılır.
Amasya Genelgesi, mücadelenin dilini kurdu. Erzurum Kongresi, vatanın bütünlüğü fikrini güçlendirdi. Sivas Kongresi, hareketi bölgesel çizgiden çıkarıp memleket ölçeğine taşıdı. Ankara, yalnız coğrafi konumuyla değil, topladığı iradeyle de yeni merkeze dönüştü. 23 Nisan 1920’de Meclis açılınca mücadele artık yalnız sahada değil, millet adına karar alan bir kurumun çatısı altında yürümeye başladı.

Millî Mücadele’yi yalnız cephede kazanılmış bir savaş gibi okumak eksik olur. Bu mücadele, Meclis kurarak savaşan bir hareketti. Bunun anlamı büyüktür. Çünkü silahla alınan sonuç, hukukla ve temsil fikriyle tamamlanmadığında kalıcı bir düzen kurulamaz.
Bu yüzden Birinci Meclis binasının taş duvarlarına bakarken eski bir yapıdan fazlasını görmek gerekir. Ankara’nın ortasında yoksul, mütevazı ama kararlı bir devlet aklı orada mekân buldu. Kimi milletvekili cepheden geliyordu. Kimi yokluk içinde çalışıyordu. Kimi sert biçimde itiraz ediyor, kimi uzun tartışmalardan sonra ikna oluyordu. Ama hepsi, bir millet adına karar almanın ağır sorumluluğunu taşıyordu.
O binanın değeri de biraz buradan gelir. Millî Mücadele, sadece savaş meydanlarında değil, sözün, itirazın, temsilin ve kararın toplandığı o sade salonda da yürütüldü.
Dış dünya neyin peşindeydi?
O günlerde dünya haritası yeniden çiziliyordu. İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Amerika, Rusya. Her biri Osmanlı coğrafyasına kendi hesabıyla bakıyordu.
İngiltere için Boğazlar, Ortadoğu ve Hindistan yolu önemliydi. Fransa, Suriye ve Güney Anadolu hattında çıkar arıyordu. İtalya Akdeniz dengesini gözetiyordu. Yunanistan Batı Anadolu’ya kendi tarihî ülküsü içinden yaklaşıyordu. Amerika’da Wilson ilkeleri konuşuluyordu ama sahadaki siyaset, büyük devletlerin çıkar hesabına göre ilerliyordu.
Burada bugün de yabancı gelmeyen bir ders var.
Uluslararası hukuk dili masada iyi durur. Fakat o dilin arkasında güç, temsil, kurum ve kararlılık yoksa kararları çoğu zaman güçlü olanlar yazar.
“Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” deniyordu. Peki Anadolu Türkleri kendi kaderini tayin etmek istediğinde bu hak kendiliğinden tanındı mı?
Hayır.
Sevr bunun cevabıdır.
10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’ne çok ağır bir gelecek biçiyordu. Ankara bu metni kabul etmedi. Aradan üç yıl geçti. Savaş, diplomasi, iç mücadele, dış temas, sabır ve kararlılık sonunda 24 Temmuz 1923’te Lozan imzalandı.
Sevr ile Lozan arasındaki fark, iki antlaşma arasındaki farktan ibaret değildir. Biri, bir topluma dışarıdan biçilen geleceği anlatır. Diğeri, o toplumun kendi iradesini kabul ettirme çabasını. Bu yüzden 19 Mayıs’ın dış dünya ile ilişkisi, yalnız askeri bir direniş meselesi değildir. Bir milletin dünya karşısında hangi sözle, hangi kurumla ve hangi güçle duracağı meselesidir.

Sevr ile Lozan arasındaki fark şudur. Sevr, Anadolu’ya dışarıdan biçilen gelecektir. Lozan ise o geleceği kabul etmeyen bir milletin kendi varlığını dünyaya kabul ettirmesidir.
Gençlik meselesi
19 Mayıs’ın gençliğe armağan edilmesi rastgele değildir.

Ama gençliği yaş meselesi gibi düşünürsek eksik anlarız. Buradaki gençlik, taze bir zihinle dünyaya bakabilmek demektir. Öğrenme isteği, korkuya teslim olmama hali, ülkenin işlerini başkalarının insafına bırakmama sorumluluğudur. Dünyayı izlemek, kendini yetiştirmek, kurum kurmayı önemsemek, hatadan ders çıkarmak da bu gençlik fikrinin parçasıdır.
Bir memleket gençlerini yılda birkaç törende hatırlayıp sonra karar süreçlerinin uzağında tutarsa, 19 Mayıs’ın ruhunu kavrayamaz.
Gençlere güvenmek, onlara güzel sözler söylemekle olmaz. İyi okul gerekir. İyi kütüphane gerekir. İyi hoca gerekir. İyi şehir gerekir. Spor yapacak alan, sanatla karşılaşacak ortam, soru sorabilecekleri bir güven iklimi gerekir. Genç hata yaptığında ezilmeyecek, düşündüğünde küçümsenmeyecek, emek verdiğinde karşılık bulacak.
Atatürk’ün kuşağı savaş meydanlarından geldi ama iyi eğitim aldı. Harbiye, Mülkiye, Tıbbiye, hukuk mektepleri, askerî rüştiyeler, idadiler… O kuşak kitap okuyan, dil bilen, harita bilen, dünya siyasetini izleyen bir kuşaktı.
Bugün gençlikten söz edeceksek, meseleyi buraya indirmek gerekir. Gencin eline bayrak vermek güzeldir. Ama eline kitap, imkân, sorumluluk ve güven vermek de gerekir. Çünkü bir ülkenin geleceği, gençlerine ne söylediğinde değil, onlara hangi alanı açtığında belli olur.
Muasır medeniyet ne demektir?
“Muasır medeniyet” sözünü çok tekrar ederiz. Çok tekrar edilen sözlerin başına ne gelir bilirsiniz. Söz eskir, içi boşalır, tören cümlesine dönüşür.
Oysa bu kavramı yeniden ciddiye almak gerekir.
Muasır medeniyet, Batı’ya benzemek değildir. Paris’te ne varsa aynısını yapmak değildir. Londra’daki tabelayı tercüme etmek değildir. Vitrin modernliği hiç değildir.
Muasır medeniyet, bir ülkenin işini doğru yapma terbiyesidir.

Muasır medeniyet, bilimsel kurum kurmaktır. Hukuku işletmektir. Üniversiteyi üniversite yapmaktır. Müzeyi depo olmaktan çıkarıp yaşayan bir hafıza mekânına dönüştürmektir. Şehri planlamaktır. Kadını kamusal hayatın kenarında değil, içinde görmektir. Sanatı süs değil, insan terbiyesinin parçası saymaktır. Ekonomide üretim gücü kurmaktır. Devleti keyfîlikten uzak tutmaktır.
Atatürk’ün modernleşme programı bu bakımdan güçlü bir kurucu irade taşıyordu. Cumhuriyet, hukuk, eğitim, alfabe, tarih, dil, kadın hakları, laiklik, sanayi, kültür kurumları… Bunların her biri ayrı ayrı tartışılabilir. Eleştirilecek tarafları da vardır, savunulacak tarafları da. Fakat ana resmi kaçırmamak gerekir.
Yıkılmış bir imparatorluktan çağdaş bir devlet çıkarılmaya çalışılıyordu.
Bu cümleyi kolayca okuyup geçmemek gerekir. Çünkü devlet kurmak, yalnız sınır çizmekle olmaz. İnsan yetiştirmek gerekir. Okul açmak gerekir. Hukuk düzeni kurmak gerekir. Dili, bilimi, sanatı, üretimi, şehri ve gündelik hayatı aynı gelecek fikri içinde buluşturmak gerekir.
Müzik, resim, tiyatro, edebiyat, üniversite, fabrika, kütüphane ve belediye birbirinden kopuk başlıklar değildir. Bir ülkenin medeniyet seviyesi biraz da bu alanların nasıl işlediğinde görülür. Dersini iyi anlatan öğretmende, kararını adaletle veren hâkimde, sergisini özenle kuran müzede, işini düzgün yapan memurda, sokağını insana göre planlayan şehirde, emeğini ciddiye alan sanatçıda kendini belli eder.
19 Mayıs nasıl anlatılmalı?
19 Mayıs’ı çocuklara ve gençlere marşla anlatacağız elbette. Tören olacak. Bayrak olacak. Şiir okunacak. Bunlar milletlerin hafızasında yer tutar.
Fakat anlatı orada kalırsa tarih, kulakta kalan bir ezbere dönüşür.
Öğrencilere 19 Mayıs’ı anlatırken harita göstermek gerekir. Mondros’tan sonra hangi bölgelerin işgal edildiğini birlikte işaretlemek gerekir. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da neden büyük bir kırılma yarattığını konuşmak gerekir. Amasya Genelgesi’ni önlerine koyup o meşhur cümlenin ne anlama geldiğini sormak gerekir. Erzurum ve Sivas kongrelerinin ne işe yaradığını sade biçimde açıklamak gerekir. Meclis’in neden İstanbul’da değil de Ankara’da açıldığını düşündürmek gerekir. Sevr ile Lozan arasındaki farkı yalnız antlaşma maddeleriyle değil, bir milletin geleceğini kimin belirleyeceği sorusuyla anlatmak gerekir.
O zaman genç, tarihin ezber olmadığını anlar.
Tarih; yer, zaman, belge, insan ve çıkar ilişkisidir. Bunlar olmadan tarih anlatılmaz.
Bir haritanın başında duran genç; İzmir’i, Samsun’u, Amasya’yı, Erzurum’u, Sivas’ı ve Ankara’yı aynı çizgi üzerinde gördüğünde 19 Mayıs onun zihninde başka türlü canlanır. O gün artık yalnız takvimde duran bir tarih olmaktan çıkar. Bir ülkenin dağınıklıktan çıkıp adım adım kendini toplama hikâyesine dönüşür.
Kültür ve sanat açısından 19 Mayıs
19 Mayıs’ı siyasi tarih başlığına kapatmak eksik bir okuma olur. Bağımsızlık dediğimiz şeyin kültürel tarafı da vardır.

Bir milletin dili incelmezse hafızası da zayıflar. Sanatı hayatın dışına itilirse hayal gücü daralır. Üniversiteleri güç kaybederse soru sorma cesareti azalır. Şehirleri hoyratça kurulur, sokakları insana iyi gelmezse gündelik hayat da kabalaşır.
Cumhuriyet’in kültür hamlelerini bu gözle okumak gerekir. Halkevleri, konservatuvar, güzel sanatlar, müzeler, arkeoloji çalışmaları, tarih ve dil araştırmaları, tiyatro, müzik, resim, heykel… Bunların hepsi yeni devletin kendine bir kültür zemini kurma çabasıydı.
Kültür bazen büyük binalarda değil, küçük karşılaşmalarda yaşar. Bir çocuğun kitapla tanışmasında. Bir gencin ilk kez bir sergi salonuna girmesinde. Bir şehirde insanların akşam vakti bir söyleşi için bir araya gelmesinde. Bir müzik dinletisinden sonra yapılan sakin bir sohbette. Bir resmin önünde birkaç dakika daha durup “Ben burada ne görüyorum?” diye sormakta.
19 Mayıs’ı kültür-sanat dünyasında anmak, alışılmış kutlama sözlerini tekrarlamakla sınırlı kalmamalı. Bir sergi açılabilir. Bir okuma düzenlenebilir. Bir genç sanatçıya yer açılabilir. Bir tarih konuşması yapılabilir. Bir belge masaya yatırılabilir. Bir şehir hafızası çalışması başlatılabilir.
Çünkü hafıza konuşuldukça yaşar.
Bugüne kalan soru
Bugün 19 Mayıs bize ne söylüyor?
Belki önce şunu söylüyor. Zor zamanlarda yakınmakla bir yere varılmaz. Olup biteni doğru okumak, dağınık duran enerjiyi ortak bir akla çevirmek, sözü hukukla ve kurumlarla kalıcı hale getirmek gerekir. Bir ülke böyle toparlanır. Bir şehir de, bir kurum da, küçük bir kültür çevresi de böyle ayakta kalır.
19 Mayıs’ı anlamak isteyen kişi, Samsun’a çıkan vapura bakarken kendi zamanına da bakmalıdır. Çünkü dünya bugün de sakin bir yer değildir. Güç ilişkileri biçim değiştirse de sürüyor. Haritalar her zaman askerî işgallerle değişmiyor. Bazen enerji hatlarıyla, bazen limanlarla, bazen borç ilişkileriyle, bazen teknoloji platformlarıyla, bazen de bilginin ve kültürün dolaşım yollarıyla ülkeler baskı altına alınabiliyor.
Bir ülkeyi kırılgan yapan şey dış baskılarla sınırlı değildir. İçeride kurumların niteliği aşınırsa, ehliyetin yerini yakınlık alırsa, kamusal dil bozulursa, eğitim zayıflarsa, liyakat iyi niyetli bir temenniye dönüşürse, o ülke dışarıdan gelen baskılar karşısında daha savunmasız hale gelir.
Bazen bu aşınma büyük krizlerde değil, küçük ama çok şey anlatan ayrıntılarda görünür. Hazırlıksız yapılmış bir toplantıda. Kimsenin sahiplenmediği bir raporda. Ehliyet yerine yakınlığın belirleyici olduğu görevlendirmelerde. Gençlerin fikrini soruyor gibi yapıp onları kararın dışında bırakan alışkanlıklarda. Kamusal dilin özensizleşmesinde. Kültürün, eğitimin ve ortak aklın gündelik telaşların kenarına itilmesinde.
Kurum dediğimiz şey bina, logo ve unvandan ibaret değildir. Kurum, doğru insanı doğru yerde görevlendirme terbiyesidir. Söz verdiğinde arkasında durma ahlakıdır. Hazırlık yapma ciddiyetidir. İtirazı tehdit değil, iyileşme imkânı olarak görebilme olgunluğudur.
19 Mayıs’ın bugüne bıraktığı ders burada duruyor. Bağımsızlık, sınır çizgilerinden ibaret görülemez. Ekonomide sağlamlık, eğitimde nitelik, hukukta güven, teknolojide yetkinlik, kültürde canlılık ve gençlerde gelecek duygusu ister. Bir toplum kendi çocuklarına iyi okul, iyi kitap, iyi şehir, iyi kurum ve iyi örnekler sunamıyorsa, dışarıdan gelen baskılara karşı da içeriden gelen yorgunluklara karşı da kırılgan hale gelir.
Bugün biz hangi dağınıklığı toparlayabiliyoruz?
Hangi gençlere alan açıyoruz?
Hangi kurumları güçlendiriyoruz?
Hangi bilgiyi ciddiye alıyoruz?
Hangi kültür emeğini kalıcı hale getiriyoruz?
Tarih, bu soruları sordurduğu zaman canlıdır.
19 Mayıs da canlı bir tarihtir.
Bir vapurun limana yanaşmasından ibaret değildir. Yenilmiş bir toplumun “Ben henüz bitmedim” demesidir. Ama bunu sloganla değil; kongreyle, meclisle, orduyla, diplomasiyle, hukukla, eğitimle, üretimle ve kültürle demesidir.
Bugünün kıssadan hissesi de şudur. Haklı olmak değerlidir ama haklılığın arkasında bilgi, kurum, temsil, üretim, hukuk ve kültür yoksa o ses zamanla zayıflar. Hafızası güçlü, kurumları diri, gençleri umutlu, kültürü canlı toplumlar ise zor zamanlarda bile kendilerine yeni bir yol açabilir.

O halde 19 Mayıs’ı anmak, geçmişte kalmış bir cesareti alkışlamakla sınırlı kalmaz. Bugün kendi zamanımızın bağımlılık biçimlerini fark etmekle, kendi dağınıklığımızı toparlamakla, kurumlarımızı güçlendirmekle ve kültürü ortak hayatın merkezinde tutmakla başlar.
Asıl büyüklük de buradadır.
Bir milletin, başına geleni doğru okuyup kendini yeniden kurabilmesinde.




