Bu pazar Aziz Nesin’i konuşalım.
Aziz Nesin’i konuşurken, eski gazetelerin kokusuna, çocukların açık sorularına, imza günlerinden kalan kalabalığa ve memleketin gündelik telaşına da kulak vermek gerekir. Kuyrukta bekleyen yurttaşın sabrı, işini yürütmek için kapı kapı dolaşan insanın yorgunluğu, mahallede herkesin bildiği ama pek az kişinin açıkça söylediği tuhaflıklar, kahve masalarında büyüyüp sokakta dağılan memleket sözleri, aydınların çekingenliği, kurnazların rahatlığı… Hepsi Aziz Nesin’in yazı dünyasında bir yer bulur.
Aziz Nesin bu sesleri duyan, unutmayan, yazıya geçiren bir yazardı.
Asıl adı Mehmet Nusret’ti. 20 Aralık 1915’te İstanbul Heybeliada’da doğdu. Babası Abdülaziz Efendi, annesi Hanife Hanım’dı. Osmanlı’nın son yıllarında, savaşların, yoksulluğun ve belirsizliğin gündelik hayatı ağırlaştırdığı bir dönemde dünyaya geldi. Cumhuriyet kurulurken o da çocukluktan gençliğe geçiyordu.
Aziz Nesin’in hayatı, Türkiye’nin yirminci yüzyıldaki sert dönemeçlerinin içinden geçti. Askerî okullar, savaş yıllarının yokluğu, gazetecilik, Markopaşa, davalar, cezaevleri, çok partili hayata geçiş, 12 Eylül sonrası baskı ortamı, Sivas ve Nesin Vakfı… Bu yüzden onun kişisel hikâyesi, ülkenin yakın tarihinde açılmış pek çok dosyayla yan yana okunur.

Çocukluğu kolay geçmedi. Küçük yaşta hafız oldu. Eski dünyanın sesini, mahallenin dini terbiyesini, babanın otoritesini, yoksulluğun ev içindeki ağırlığını erken tanıdı. Annesini çocuk yaşta kaybetti. Darüşşafaka’ya girdi. Sonra devamsızlık nedeniyle okuldan ayrıldı. Evden kaçıp İzmit’e geldi. Akçakoca İlkokulu’nda sınava girerek ilkokul diplomasını aldı. Daha çocukken bile kapı kapanınca eşiğe oturan biri değildi. Başka kapı aradı, sınava girdi, yoluna devam etti.
Bu küçük İzmit ayrıntısı önemlidir. Çünkü Aziz Nesin’in hayatında hep aynı damar çalışır. Önüne engel çıkar, o engeli izler, tartar, gerekirse üstünden atlar, gerekirse yanından geçer. Ama durmaz.
Vefa ve Davutpaşa ortaokullarından sonra Çengelköy Askerî Ortaokulu’na geçti. 1932’de Kuleli Askerî Lisesi’ne, ardından Harp Okulu’na girdi. 1937’de subay çıktı. Maçka Askerî Fen Tatbikat Okulu’nda eğitim gördü.
Bu yıllarda hayatında iki ayrı çizgi yan yana ilerliyordu. Bir yanda askerî okulun disiplini, emir-komuta düzeni ve sert kuralları; diğer yanda Güzel Sanatlar Akademisi’nde ilgilendiği minyatür, tezhip, hat, çini ve cilt sanatı… Aziz Nesin, genç yaşta hem düzenin katı yüzünü hem de eski sanatların sabır isteyen inceliğini tanıdı.
1934’te Soyadı Kanunu çıkınca kendine “Nesin” soyadını aldı. Bunu kendi mizahıyla anlatır. O yıllarda çoğu insan köklerini, mesleklerini, aile hikâyelerini ya da kendilerine yakıştırdıkları değerleri anlatan soyadları seçiyordu. Mehmet Nusret ise kendine bir cevap değil, bir soru aldı. “Nesin?” İnsanlar ona “Nesin?” diye seslendikçe, ne olduğunu düşünmek istedi. Bu tavır, onun bütün yazarlığının küçük bir anahtarıdır. Kendini fazla ciddiye almayan, ama insanın kendine soru sormasını ciddiye alan bir akıl.
1939’da ilk eşi Vedia Hanım’la evlendi. Kırklareli, Erzurum, Erzincan, Kars, Safranbolu ve Zonguldak gibi yerlerde askerlik yaptı. 1940’ta kızı Oya, 1942’de oğlu Ateş doğdu. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Ordu içinde sert kurallar, ülkede yoksulluk, dışarıda savaş vardı. Bir gün iki ere inisiyatif kullanıp izin verdi. İzin sürecinden doğan olaylar yüzünden yargılandı, 4 ay 10 gün ceza aldı ve 1944’te askerlikten çıkarıldı.
Bu olay onun hayatındaki ilk büyük kırılmadır.
Devletin güvenli sayılan kapısından çıktı. Bundan sonra ekmeğini, kavgası bol ve güvencesi az bir alanda, kalemiyle kazanacaktı. Nuruosmaniye’de bakkallık yaptı. Karagöz ve Yedigün’de çalıştı. Tan gazetesinde köşe yazıları yazdı. 4 Aralık 1945’te Tan gazetesi saldırıya uğrayıp yıkılınca işsiz kaldı. Sedat Simavi’nin Yedigün’ünden de çıkarıldı. Geceleri düşük bir ücretle telefon haberleri aldı. Bu yıllar onun için hem geçim sıkıntısı hem yazarlığa tutunma yıllarıydı.
1946’da Markopaşa çıktı.
Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Mustafa Mim Uykusuz ve Aziz Nesin’in adı etrafında anılan Markopaşa, basit bir mizah gazetesi değildi. Sıkıyönetimlerin, davaların, yasakların, tek parti yıllarından çok partili hayata geçiş sancılarının içinden doğdu. Aziz Nesin’in kendi anlatımında Markopaşa, “gülmece yoluyla bir kavga” gazetesiydi. Halk kendi söyleyemediği sözü orada buluyordu.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntıyı hatırlatalım. Markopaşa adı, halk arasında kullanılan “Derdini Marko Paşa’ya anlat” sözünden gelir. Bu söz, insanın derdini anlatsa da karşılık bulamamasını, duyulmamasını anlatır. Aziz Nesin ve arkadaşları bu deyimi alıp memleketin basın, siyaset ve halk hafızasına kazınan bir mizah gazetesine çevirdiler. Gazete sık sık kapatıldı. Malumpaşa, Merhumpaşa, Ali Baba, Medet gibi adlarla yoluna devam etti.

Markopaşa yılları Aziz Nesin’in kalemini keskinleştirdi. Artık yazdığı şey, sıradan bir güldürü değildi. Bürokrasinin hantal tarafını, siyasetin ikiyüzlülüğünü, halkın korkusunu, aydının ürkekliğini, kurnazın rahatlığını aynı sahnenin içine koyuyordu.
Hiciv dediğimiz şey de budur zaten. Hiciv, kişiyi, kurumu, alışkanlığı ya da düzeni güldürerek eleştiren eski bir yazı ve sahne geleneğidir. Bizde taşlama, yergi, ortaoyunu, Karagöz ve meddah anlatılarıyla beslenen güçlü bir damar vardır. Aziz Nesin bu damarı modern gazetenin, romanın, tiyatronun ve çocuk kitabının içine taşıdı. Onun mizahında kahkaha, insanı uyutan bir şey değildir. Biraz güldürür, sonra insanın içine bir diken bırakır.
1947’de Truman Doktrini’ne karşı yazdığı Nereye Gidiyoruz? broşürü nedeniyle tutuklandı. On ay ceza ve Bursa’da sürgüne mahkûm edildi. Truman Doktrini, Türkiye’nin savaş sonrası dünyada Batı ittifakıyla kurduğu yeni ilişkinin başlangıç noktalarından biriydi. ABD, 1947’de Yunanistan ve Türkiye’ye askerî ve ekonomik yardım önerdi. Bu çizgi birkaç yıl sonra Marshall yardımlarıyla derinleşti, NATO üyeliğiyle kalıcı bir güvenlik tercihine dönüştü.
Aziz Nesin’in Nereye Gidiyoruz? sorusu bu yüzden yalnız bir broşür başlığı değildi. O soru, Türkiye’nin güvenlik ihtiyacı ile bağımsız karar verme iradesi arasındaki gerilimi anlatıyordu. Üstelik bu gerilim yalnız o döneme ait değildir; her kuşağın önüne başka biçimlerde çıkar.
Bir ülke dış ittifaklara girebilir, yardım alabilir, güvenlik işbirliği kurabilir. Fakat kendi aklını, üretimini, kültürünü ve halkının çıkarını koruyamazsa, zamanla başkasının gündeminde kendine yer arayan bir ülkeye dönüşür. Aziz Nesin’in itirazındaki asıl damar da buradadır. Güvenlik arayışı anlaşılabilir; ama bağımsız düşünme yeteneği kaybedildiğinde, en büyük kayıp orada başlar.
1948’de Aziznâme adlı taşlama kitabı yüzünden dava açıldı. Dört ay tutuklu kaldı, sonunda aklandı. 1949’da İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk’a hakaret ettiği iddiasıyla açılan davada yedi ay hapse mahkûm edildi. 1950’de Georges Politzer’in Felsefe Dersleri çevirisi nedeniyle yeniden ceza aldı. Cezaevleri, sürgünler, davalar, parasızlık ve yazı masası birbirinden ayrılmayan bir hayatın parçaları oldu.
Bu dönemin bir başka acı sahnesi Sabahattin Ali’dir. 1949’da Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü öğrenildiğinde, Aziz Nesin’in hayatında bir arkadaş kaybından fazlası yaşandı. Markopaşa’nın omurgasını tutan, memleketin sözünü cesurca yazan bir kalem susturulmuştu. Aziz Nesin’in sonraki sertliği biraz da bu ülkenin yazara, düşünene, itiraz edene neler yapabildiğini çok yakından görmesinden gelir.
1951’de cezaevinden çıktıktan sonra Levent’te Oluş Kitabevi’ni açtı. Gazete dağıttı. 1953’te Beyoğlu’nda Paradi Fotoğraf Stüdyosu’nu kurdu. Aynı yıl ilk öykü kitabı Geriye Kalan yayımlandı. Kitabın kaderi bile Aziz Nesin’in yazarlık serüvenini anlatmaya yeter. Krediyle kâğıt almış, borçla bastırmış, kapağını kendi yapmıştı. Kitap satılmayınca, alacaklı kâğıtçı kitapları kilo hesabıyla aldı. Geriye Kalan, sokak sergilerinde tozun toprağın içinde sürüklendi.
Bir yazarın ilk kitabı için Aziz Nesin’e bundan daha yakışan bir sahne zor bulunur.
1955’te Kemal Tahir’le Düşün Yayınevi’ni kurdu. Aynı yıl 6-7 Eylül olaylarından sonra birçok aydınla birlikte tutuklandı. Harbiye Askerî Cezaevi’ne kondu. O yıl ilk romanı Düğümlü Mendil yayımlandı. 1956’da İtalya Bordighera’da düzenlenen uluslararası mizah yarışmasında Kazan Töreni ile Altın Palmiye aldı. 1957’de Fil Hamdi ile aynı ödülü ikinci kez kazandı. Artık Aziz Nesin’in adı Türkiye sınırlarını aşmıştı. Ama ödül almak bile onun hayatındaki kavgayı bitirmedi. Yazmaya, yargılanmaya, geçim derdiyle boğuşmaya devam etti.
1950’lerin sonunda ve 1960’larda durmadan yazdı. Akbaba’da, Yeni Gazete’de, Akşam’da, Ulus’ta, Tanin’de, Demokrat İzmir’de yazılar yayımladı. Roman, öykü, taşlama, tiyatro, çocuk kitabı, anı, mektup, şiir, araştırma… Bir yazı türüne kapanmadı. Konu hangi biçimi istiyorsa oraya gitti. Kendisi oyun yazma meselesini anlatırken, bir düşünceyi oyundan başka bir türle anlatamayacağı zaman oyun yazdığını söyler. Bu söz onun yazarlık anlayışını açıklar. Biçimi süs diye seçmez. Konu nereye çağırıyorsa oraya gider.
1961’de Zübük yayımlandı.
Zübük, bir roman kahramanı olarak doğdu ama kısa sürede Türkiye’nin siyasal sözlüğüne yerleşti. Kurnaz, fırsatçı, ilkesiz, halkın zayıf yanlarını kullanarak yükselen adam. Fakat Zübük’ü can yakıcı yapan şey, tek başına kötü bir adam olması değildir. Onu var eden çevredir. Ona gülenler, ondan iş bekleyenler, yanında duranlar, sonra arkasından konuşanlar, “bize de faydası dokunsun” diye susanlar… Aziz Nesin burada kötü siyasetçinin tek başına gökten düşmediğini söyler. Zübük, çevresindeki küçük hesapların toplamıdır.
Edebiyatta bazı karakterler kitabın kapağını aşar ve toplumun diline yerleşir. Don Kişot, hayal ile gerçek arasındaki inatçı yolculuğu; Oblomov, eylemsizliği; bizim edebiyatımızda Bihruz Bey, gösteriş merakını hatırlatır. Aziz Nesin’in Zübük’ü de böyle bir tiptir. Artık bir roman kişisinden ibaret değildir. İlkesizliği, kurnazlığı ve küçük çıkar hesabıyla yükselen insan halini anlatan bir sözcüğe dönüşmüştür.
Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz da benzer bir sertlikle gelir. Yaşar vardır, ama kayıtlarda yoktur. Askere çağrılır, vergi istenir, sorumluluk yüklenir. Hak aramaya kalkınca sistem ona “sen yoksun” der. Bu kadar sade bir hikâyenin içinde Türkiye’de birey ile bürokrasi arasındaki tuhaf ilişki bütün çıplaklığıyla durur.
Bürokrasi, aslında devlet işlerinin belli kurallar içinde yürümesi demektir. Ama insanı unutan bürokrasi, bir süre sonra evrakın insandan değerli olduğu soğuk bir makineye dönüşür. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz bu soğukluğu anlatır. Yaşar nefes alır, çalışır, acı çeker; ama kâğıt üstünde yoktur. Aziz Nesin’in ustalığı buradadır. Büyük laflar etmeden, küçük bir cümlenin içine koca bir düzeni sığdırır.
Şimdiki Çocuklar Harika ise çocuklara bakışını anlatır. Bu kitapta çocuklar büyüklerin süsü değildir. Düşünen, soru soran, çelişkiyi yakalayan, büyüklerin açığını gören canlı insanlardır. Aziz Nesin çocukları küçültmez. Onları ciddiye alır. Çocukta temiz akıl, merak ve itiraz gücü görür.
Aziz Nesin’in ölüm üzerine söyledikleri, onun çalışma disiplinini ve halka karşı duyduğu borcu iyi anlatır. Ölümü korkuyla değil, insana verilmiş zamanı doğru kullanma sorumluluğuyla düşünür. Gecenin ikisine, üçüne kadar çalışmasını ya da sabah erkenden kalkmasını “ölüme yetişmek” ve “ölümü hak etmek” diye görür.
Ona göre ölümü gerçekten bilen insan, "namussuzluğa, alçaklığa ve kötülüğe" kolay kolay yanaşamaz. Ölüm duygusu insanın zihnine kıymık gibi batarsa, insan kendini daha sık yoklar; ne yaptığını, neye hizmet ettiğini, nasıl yaşadığını daha ciddi düşünür.
Aziz Nesin’in durmadan yazması, davalarla uğraşması, çocuklar için vakıf kurması ve halka karşı borcunu ödemeye çalışması, biraz da bu iç terbiyeden beslenir.
1972’de Nesin Vakfı’nı kurması bu yüzden rastlantı değildir. Yazarlık gelirini kimsesiz ve yoksul çocukların eğitimi için ayırdı. Vakıf 1972’de resmen kuruldu, 1974’te inşaata başlandı, 1980’de ilk çocuklar alındı. Aziz Nesin vakfı bir hayır vitrini gibi kurmadı. Orayı yaşayan, çalışan, okuyan çocukların evi olarak düşündü. Kendi ifadesiyle evi Nesin Vakfı’ydı.

Aziz Nesin’in “Çocuklar için ne yapılsa azdır” sözü, Nesin Vakfı’nda somut bir hayata dönüştü. Çatalca’daki vakıfta bu düşünce; yatak, masa, kitap, yemek, ders, emek ve çocukların kendi ayakları üzerinde durmasına yardım eden uzun soluklu bir eğitim düzeni haline geldi.
Bu nokta çok önemlidir. Aziz Nesin’in yazısı ile hayatı birbirinden kopuk değildir. Çocukları savunur, çocuklar için vakıf kurar. Özgürlüğü savunur, yargılanır. Yazarlık emeğini savunur, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucularından olur ve uzun yıllar genel başkanlığını yapar. İnsan hakları, barış, ifade özgürlüğü, örgütlenme gibi başlıklarda imza atar, konuşur, dava edilir.
1974’te Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı seçildi ve 1989’a kadar bu görevi sürdürdü. Aynı dönemde kitapları yayımlanmaya, ödüller almaya, tartışmalar yaratmaya devam etti. 1974’te Asya-Afrika Yazarlar Birliği Lotus Ödülü’nü aldı. 1978’de Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ile Madaralı Roman Ödülü geldi. 1980’lerde ise 12 Eylül sonrasının sert havası içinde Aydınlar Dilekçesi, Barış Derneği, İnsan Hakları Derneği gibi başlıklarla yeniden devletin ve mahkemelerin karşısındaydı.
1982’de Moskova’da kalp sorunları nedeniyle hastaneye yattı. Orada bile durmadı. Okudu, not aldı, öykü yazdı, şiir yazdı, günlük tuttu. Kendi hesabına göre hastanede kaldığı sürede günde 15 sayfa yazmıştı. Bu ayrıntı Aziz Nesin’i anlatır. Onun için yazmak, boş vakitte yapılan bir iş değildi. Hastane odasında, cezaevinde, sürgünde, çocukların yemek telaşında, duruşma beklerken, imza gününe giderken yazmak gerekiyordu.
1983’te felç geçirdi. Sağ tarafı tutmadı, konuşamadı. İki gün sonra sol eliyle şiir yazmaya başladı. Bu inat, onun mizacının merkezindedir. Hayat bir yerden kapatır, o başka bir yerden yazmaya çalışır.
1984’te Aydınlar Dilekçesi süreci başladı. 12 Eylül sonrasının antidemokratik uygulamalarına karşı imza veren aydınlar yargılandı. Aziz Nesin, bu süreçte geri çekilmedi. Savunma yaptı, konuştu, yazdı. Bir yandan da vakıfta çocuklara yemek yapıyordu. Bu sahne, onun hayatındaki iki damarı yan yana gösterir. Bir tarafta mahkeme, diğer tarafta çocukların sofrası. Bir tarafta yazının, düşüncenin ve kültürün bedelini ödeyen bir aydın; diğer tarafta vakıfta çocukların sofrasını düşünen bir insan.
1987’de, Kocaeli Fuarı’nda düzenlenen imza günlerinden birinde Aziz Nesin’i yakından görme ve kısa da olsa tanıma fırsatım olmuştu. O yıllarda lise çağındaydım. Kocaeli Fuarı, İzmit’in yaz akşamlarında özlemle beklediği büyük buluşma yerlerinden biriydi. İnsanlar oraya gezmeye gider, tiyatro izler, konser dinler, lunaparkta çocukluk anıları biriktirir, gazinolarda gündelik hayatın yorgunluğunu atardı. Fuar alanı, kentin eğlence, kültür ve sosyalleşme hafızasının önemli duraklarından biriydi.
O akşam Aziz Nesin, imza masasının başında oturuyordu. Beyaz, biraz dağınık saçları, önündeki kitapları, elindeki kalemi ve çevresinde onu görmek isteyen insanlar vardı. Uzaktan bakınca sert, yakından bakınca dikkatli ve hazırcevap bir insandı. Karşısındaki kişinin heyecanını hemen sezen, lafı uzatmadan asıl yere getiren bir hali vardı.
Aramızda geçen kısa konuşmanın bütün cümlelerini bugün bire bir hatırlamam mümkün değil. Ama bende bıraktığı duygu hâlâ açık. Aziz Nesin, bir gence süslü öğütler verecek biri değildi. Onun tavrı daha çok insanın aklını hafifçe dürtmek gibiydi. Oku. Okuduğunu ezber diye taşıma. Büyüklerin söylediğine hemen inanma. Benim söylediğime de hemen inanma. Soru sor. Gülüyorsan, neden güldüğünü de düşün. Aklını kimseye kiraya verme.
Bugün o karşılaşmayı yeniden düşündüğümde, Aziz Nesin’in kitaplardan taşan tarafını daha iyi anlıyorum. O, yazdığı insanların uzağında duran bir yazar değildi. Fuar alanında, imza masasının başında, halkın içinde, genç bir okurun heyecanını fark eden ama onu rahat bırakmayan bir akıl olarak duruyordu. Lise çağındaki bir genç için o kısa an, yazarlığın kitap yazmaktan ibaret olmadığını hissettiren bir karşılaşmaydı. Düşünmenin, itiraz etmenin ve halktan kopmadan aydın kalabilmenin mümkün olduğunu gösteren küçük ama unutulmaz bir anıydı.
1990’larda Aziz Nesin artık yaşlanmıştı. Ama kalemi hâlâ yerinde durmuyordu. 1990’da TÜYAP Kitap Fuarı’nda onur yazarı seçildi, Tolstoy Altın Ödülü ve Viyana Tiyatro Ödülü aldı. 1991’de Fransa’dan Şövalyelik nişanı aldı. 1992’de by-pass ameliyatı oldu. Ödüller, hastalıklar, davalar, yazılar, vakıf, ülke meseleleri birbirinin içine geçmişti.
1993, Türkiye’nin kültür ve düşünce hayatında kara bir sayfa olarak kaldı.
Sivas’ta yakılan Madımak Oteli, orada can veren insanların, ailelerinin ve bu ülkenin kültür hayatının derin yarası oldu. Aziz Nesin o yangından sağ çıktı; fakat Sivas, onun son yıllarına ağır bir gölge gibi düştü.
O yıl Aydınlık gazetesinde günlük başyazılar yazıyordu. "Gericilik, laiklik, demokrasi, emperyalizm, düşünmek, aptallıklarımız" gibi konular üzerine sert metinler kaleme alıyordu. Aynı yıl Pir Sultan Abdal etkinlikleri için Sivas’a gitti.
Pir Sultan Abdal, Anadolu Alevi-Bektaşi şiir geleneğinin önemli temsilcilerinden biridir. Onun adıyla yapılan etkinlikler; halk şiirini, inanç hafızasını, kültürel belleği ve düşünce özgürlüğünü bir araya getiren özel bir anlam taşır. 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli yakıldı. Otelde bulunan aydınlar, sanatçılar, yazarlar, ozanlar ve gençler saatlerce yardım bekledi. Aziz Nesin yangından sağ çıktı. Ama o yangının dumanı, Türkiye’nin düşünce hayatının üstünden kolay kolay dağılmadı.
Sivas’tan sonra ona yöneltilen suçlamalar da ayrı bir yıkımdı. Ölümle burun buruna gelmişti; ardından olayın sorumluluğu onun sözlerine yüklenmeye çalışıldı. Bu, Aziz Nesin’i çok yıprattı. Sivas Acısı adıyla yazdığı metinlerde memleketin kanayan yerini anlattı. Orada artık alıştığımız keskin mizah sesi değil, yanmış bir ülkenin içinden konuşan kırık bir ses vardır.
Aziz Nesin’in tartışmalı bir insan olduğunu saklamaya gerek yok. Çok sevildi, çok kızıldı, çok hedef alındı. Sertti. Kimi sözleri incitti. İnanç, bürokrasi, toplum, siyaset ve aydınlar üzerine söyledikleri çoğu zaman gerginlik yarattı. Ama onu anlamak için bu gerginliği düzgün yere koymak gerekir. Aziz Nesin rahat bir uzlaşının yazarı değildi. Toplumun üstünü örttüğü yerleri açtı. Bunu yapınca da huzur bozdu.
Onun “aptallık” üzerine sert sözleri de böyle okunmalı. Derdi insanları aşağılamak değildi. Düşünmeden kabullenmeyi, kolay kandırılmayı, kendi küçük çıkarı için hakikati feda etmeyi anlatıyordu. Ona göre aptallık çoğu zaman doğuştan gelen bir eksiklik değil, korkuyla, ezberle, çıkarla ve kötü eğitimle büyüyen bir akıl tutulmasıydı.
Aziz Nesin’in rahatsız edici tarafı biraz da buradaydı. Halkı göklere çıkarıp kusurlarını örtmedi; kendine aydın diyen herkesi de peşinen doğru tarafta saymadı. Çünkü insanın gerçek tavrı, çoğu zaman söz söylerken değil, bir imkânla, bir makamla, bir korkuyla ya da bir çıkarla karşılaştığında belli olur. Halktan söz ederken sıcak, halkla karşılaşınca mesafeli duran; özgürlükten söz ederken cesur görünen, güç karşısında sesini alçaltan aydın görünümlüler her dönemde çıkmıştır. Aziz Nesin’in kalemi bu yüzden rahat bırakmaz. İnsana unvanına göre değil, tavrına göre bakar. Söylenen sözden çok, o sözün bedel anında arkasında durulup durulmadığıyla ilgilenir.
Aziz Nesin’in mizahı bu yüzden hafif değildir. Güldürürken can yakar. Çünkü anlattığı kişi çoğu zaman “öteki” değildir. Biziz. Bizim insanımız, bizim siyasetçimiz, bizim ailemiz, bizim korkumuz, bizim kurnazlığımız, bizim suskunluğumuz, bizim kolay kandırılışımız.
Onu Türk edebiyatında ayrı yere koyan şey de buradadır. Halkı sever ama pohpohlamaz. Yoksulu anlar ama yoksulluğu romantik bir süs haline getirmez. Bürokrasiyi eleştirir ama toplumun kusurlarını saklamaz. Aydını savunur ama aydının korkaklığına da dokunur. Çocuğu sever ama çocuğu büyüğün şirin eklentisi yapmaz. Çocukta soru soran, düzenin açığını yakalayan, henüz kirlenmemiş bir akıl görür.
Kültür-sanat hikâyemiz içinde Aziz Nesin’in önemli bir yeri vardır. Nasreddin Hoca kısa fıkrayla aklı ters köşeye yatırır. Karagöz, perdenin arkasından halk dilini ve açık sözlülüğü sahneye taşır. Meddah, tek başına bütün bir kalabalığı konuşturur. Aziz Nesin bu eski damarı bürokrasiye, mahalle arasına, okul sırasına, gazete sayfasına ve çocuk kitabına taşır.
Dili sadedir. Ama bu sadelik kolaycılık değildir. Zor konuyu gündelik cümlenin içine indirir. Bir görevlinin “evrak eksik” demesiyle koca bir bürokrasiyi anlatabilir. Bir siyasetçinin vaadiyle toplumun hafızasızlığını gösterebilir. Bir çocuğun mektubuyla eğitim düzenini tartışabilir. Bir kurnazın yükselişiyle halkın küçük çıkar hesaplarını yakalayabilir.
1994’te Uluslararası Basın Özgürlüğü Ödülü aldı. 1995’te de yazmaya, konuşmaya, imza günlerine gitmeye devam etti. 6 Temmuz 1995’te, konuşma ve kitap imzalama için gittiği Çeşme’de hayatını kaybetti. Kendi isteği üzerine Nesin Vakfı’nın bahçesine gömüldü. Arkasında romanlar, öyküler, oyunlar, şiirler, anılar, mektuplar, davalar, ödüller, tartışmalar, çocuklar ve büyük bir arşiv bıraktı.
Bu kadar çok yazmış bir insanın ardından tek bir yazıyla konuşmak elbette kolay değil. Aziz Nesin bir mizah yazarıydı, evet. Ama O, Türkiye’nin kendine bakarken rahatsız olduğu aynalardan birini tuttu. Aynada Biz vardık. Siyaset vardı. Halk vardı. Aydın vardı. Çocuk vardı. Korku vardı. Kurnazlık vardı. Umut da vardı.
Bugün Aziz Nesin’i yeniden okumak neden önemli?
Onun anlattığı insan halleri, hayatımızın farklı köşelerinde karşımıza çıkmayı sürdürüyor. Evrakla insan arasına sıkışan işler, sözünü esirgeyen kalabalıklar, kolay öfkelenip zor düşünen çevreler, cesaret ile rahatlık arasında bocalayan aydınlar, büyüklerin kurduğu eksik düzenin içinde büyümeye çalışan çocuklar… Aziz Nesin, bütün bunları gülüşün içinden gösterdi.
Ama onu karamsar bir yazar diye okumak doğru olmaz. Sertti, çünkü umudunu ucuz sözlere teslim etmedi. Yazdı, yargılandı, ceza aldı, vakıf kurdu, çocuk okuttu, arşiv bıraktı. İnandığı şeyi yalnız sayfada bırakmadı; hayatının içine taşıdı.
Aziz Nesin’in bıraktığı en canlı miraslardan biri bugün hâlâ Nesin Vakfı’nda sürüyor. Onun ölümünden sonra bu yükü önce oğlu Ali Nesin omuzladı; zamanla vakfın çocukları, çalışanları, gönüllüleri ve dostları da bu emeğin taşıyıcısı oldu. Çatalca’daki vakıf, çocuklara yalnız barınacak bir yer açmıyor; okuma, düşünme, üretme, yanılma, yeniden deneme ve kendi ayakları üzerinde durma imkânı veriyor. Nesin Vakfı Çiftliği, Nesin Yayınevi, Aziz Nesin Arşivi, burs çalışmaları ve Matematik Köyü, bu mirasın bugün de çalışan kolları. Aziz Nesin’in çocuklara bıraktığı şey bir vasiyet cümlesi olarak kalmadı; sofrası kurulan, kitabı basılan, arşivi korunan, toprağı işlenen ve çocukları okutulan bir hayata dönüştü.

Onun bize bıraktığı en güçlü derslerden biri de belki de şudur. Bir ülkeyi sevmek, onun aksayan yanlarını görmezden gelmek değildir. Sevdiğin şeyin yıpranmasına razı olmamak; yanlışı görmek, adını koymak ve elinden geldiğince düzeltmeye çalışmaktır.
Aziz Nesin’in mizahı bu yüzden hafif bir gülmece değildir. Memleketine kızan ama ondan vazgeçmeyen bir insanın kalemidir. İnsanlara gülerken insanı gözden çıkarmayan bir akıldır. Çocuklara inanan, büyüklerin yanlışlarını kolayca bağışlamayan bir vicdandır.
O aynaya bakmak bugün de kolay değildir. Bazen güldürür, bazen utandırır, bazen kızdırır, bazen insanın içine oturur. İyi edebiyat biraz da böyle çalışır. Okurun omzuna dokunur ve sakin bir soruyla baş başa bırakır. Gülmeyi hafife alma der. Bir şeye gülüyorsan, orada bir yara, bir açık, bir korku, bir alışkanlık olabilir. Dur ve bak.
Bu yüzden Aziz Nesin hâlâ okunur. Bu yüzden hâlâ tartışılır.




