“Bienal” sözcüğü en yalın anlamıyla “iki yılda bir” demektir; kökü Latince biennium “iki yıllık dönem” üzerinden modern dillere uzanır. Fakat sanat alanında bienal, takvimsel bir periyottan ibaret değildir bir “görünürlük makinesi”, bir kent sahnesi, bir tartışma rejimi ve giderek küresel ölçekte tekrarlanan bir kültürel formattır.
Bu formatın arketipi, 1895’te başlayan Venedik Bienali’dir. Venedik örneği, bugün görsel sanatların yanı sıra mimarlık, sinema, tiyatro, müzik ve dans gibi farklı disiplinleri aynı kurumsal şemsiye altında toplayan bir modelin nasıl doğduğunu da gösterir. Böylece bienal, “sergi” ile “festival” arasında melez bir biçim olarak estetik deneyimi, kamusal karşılaşmayı ve kurumlar arası diplomasiyi aynı sahnede buluşturur.
Bienali anlamak için onu bir “zaman–mekân aygıtı” olarak düşünmek işe yarayabilir. Sanat üretimini, izleyici dikkatini ve kurumsal kararları belirli bir ritme sokan bir düzenek. Bu düzenek üç eksende özellikle belirginleşir.
Bienal, sanat dünyasında “yenilik baskısı” üretir. İki yılda bir “yeni bir söylem”, “yeni bir tema”, “yeni bir küratoryal tez” beklentisi doğar. Bu, çağdaş sanatın deneysel enerjisini besleyebilir; ama aynı anda hızlanma, yüzeyselleşme ve “sürekli güncelleme” yorgunluğunu da tetikler. Bugün dünyada yüzlerce bienalin varlığı, bu formatın yaygınlaştığını ve kısmen standartlaştığını göstermektedir.
Bienaller çoğu zaman müze duvarının dışına taşar. Kentin endüstriyel mirasını, tarihi yapıları, boş depoları, meydanları ve gündelik akışları serginin parçası yapar. Bu, estetik deneyimi “yer”e bağlar. Sanat, yalnızca bakılan bir nesne değil, yaşanan bir durum olur. İstanbul Bienali’nin “ulusal temsil” yerine sanatçı–izleyici diyaloğunu önceleyen sergileme modelini özellikle vurgulaması, bienalin kamusallık iddiasının berrak bir örneğidir.
Bienal kaçınılmaz olarak bir “güç alanıdır devletler, belediyeler, sponsorlar, vakıflar, küratörler, sanatçılar ve eleştirmenler aynı masada (bazen aynı gerilim hattında) buluşur. Venedik’te 1907’den itibaren yabancı pavyonların inşa edilmesi, bienalin ulus-devlet temsilini kurumsallaştıran erken bir dönüm noktasıdır. Günümüzde ise kamusal finansmanın daralması, sponsorluk bağımlılığı ve yükselen milliyetçilik gibi dinamikler, bienal modelini hem içerik hem de yönetişim açısından yeniden tartışmalı kılmaktadır.
Bu üç eksen birlikte çalıştığında, bienal “sanatın ne olduğuna” tek bir cevap vermekten çok, “sanat hakkında hangi soruların sorulacağını” organize eder. Bu nedenle bienal estetik olduğu kadar epistemiktir. Bilgi üretir, hiyerarşi kurar, kanon oluşturur ve bazen de kanonu bozar.
Tarihsel olarak bienallerin ilk kuşağı, modern ulusların kendini sergilediği büyük vitrinlerdi, ödüller, pavyonlar, “ulusal okullar” anlatısı. Zamanla, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında “küratör” figürünün güçlenmesiyle bienal dili değişti ulusal temsil mantığından, tema ve tez etrafında örülen “kavramsal sergi” mantığına geçildi.
Bu dönüşümü sadece bienallerde değil, benzer ölçekteki mega-sergilerde de görürüz. Documenta’nın 1955’te Kassel’de başlaması ve her beş yılda bir yeniden “icat edilen” bir sergi olarak konumlanması, bienal formatının akrabası sayılabilecek güçlü bir örnektir. Burada kritik olan, periyodik büyük serginin artık yalnızca “eser gösterme” değil, düşünce üretme iddiası taşımasıdır. Sergi, bir tür kamusal teori sahnesine dönüşür.
Venedik’in görsel sanatlar yanında mimarlık, sinema, tiyatro, müzik ve dans departmanlarıyla çalışması, bienalin disiplinler arası genişlemesinin kurumsal örneğidir. Bugün bu genişleme daha da ileri gider tasarım bienalleri, mimarlık trienalleri, film bienalleri ya da teknoloji–toplum temalı büyük ölçekli etkinlikler, bienal mantığından beslenir. Ortak özellik şudur. Bir alanın “en güncel” tartışmalarını yoğunlaştırılmış bir zaman diliminde ve geniş bir kamusal dolaşım ağı içinde görünür kılmak.
Bu görünürlük, özellikle “yükselen merkezler” için güçlü bir kültürel kaldıraçtır. Sao Paulo Bienali’nin 1951’de başlaması ve Venedik’ten sonra en eski örneklerden biri sayılması, Latin Amerika’nın modernleşme hikâyesinde bienalin rolünü düşündürür. Gwangju Bienali’nin 1995’te, kentin demokratik mücadele hafızasıyla ilişkilendirilerek kurulması ise bienalin yalnızca estetik değil, politik bellekle de örülebileceğini gösterir.
Bienallerin çoğalması, literatürde sıkça “biennialization” (bienal-leşme) diye tartışılan bir olguyu doğurdu, aynı formatın farklı kentlerde hızla çoğalması ve kimi zaman benzer estetik–küratoryal kodların tekrarlanması. Bu noktada iki temel eleştiri öne çıkar. Birincisi, festivalleşme ve gösteri eleştirisidir. Bienallerin devasa ziyaretçi ekonomisi içinde “eğitim + eğlence + marka” bileşimine kayması; sanatın eleştirel keskinliğinin etkinlik lojistiği ve sponsorluk dili içinde törpülenmesi. Bienallerin geç kapitalizmin kültür endüstrileriyle yakın teması, bu eleştiriyi güçlendirmiştir.
İkincisi, jeopolitik ve temsil eleştirisidir. Ulusal pavyonlar, “kültürel diplomasi” kadar “kültürel rekabet” de üretir; küresel sanat dili eşitsiz dolaşabilir. Sonuçta bienaller hem demokratikleştirici (erişim, karşılaşma, yerel sahneye alan açma) hem de yeni bir kapı bekçiliği (hangi sanatçı, hangi tema, hangi ağ) üreten yapılardır.
Karşı görüş ise şunu söyler. Tam da bu gerilimler nedeniyle bienal önemlidir. Çünkü bienal, müzenin ağır kurumsallığı ile piyasanın doğrudan satış mantığı arasında görece “kamusal” bir ara alan yaratabilir; sanatın güncel dünyayla sürtünmesini görünür kılar. Nitekim güncel değerlendirmelerde, küreselleşme tartışmalı hale gelse bile bienallerin kentleri canlandıran ve yerel hikâyeleri uluslararası dolaşıma sokan araçlar olarak canlı kaldığı vurgulanıyor.
Bienali “iki yılda bir yapılan büyük sergi” diye tanımlamak doğru ama yetersizdir. Daha isabetli bir çerçeve şudur. Bienal, kültür-sanat düşüncesinin kamusal bir öğrenme çevrimidir. İki yıllık ritim, kentin mekânları, kurumların kaynakları ve sanatın eleştirel dili aynı anda devreye girer; ortaya yalnızca eserlerin değil, soruların ve ilişkilerin de sergilendiği bir alan çıkar.
Ufuk açıcı nokta şudur, bienalin değerini “en iyi işleri seçme” kapasitesinde değil, bir topluma şu kası kazandırmasında aramaktır; farklı olanla karşılaşma, çatışmayı konuşulabilir kılma ve yeni anlam biçimlerini birlikte deneme kapasitesi.
Bienali bu gözle okuduğumuzda, onun kültür-sanat ekosistemi içindeki yeri bir “etkinlik takvimi” maddesi olmaktan çıkar; kamusal aklın, estetik duyarlığın ve toplumsal hayal gücünün periyodik olarak yeniden kurulabildiği bir laboratuvar haline gelir.




