Yazının başlığı insanı tedirgin eden bir başlık, kuantum mekaniğinden, ama inanınız amacıma çok uygun düşüyor. Bir yazı dizisi boyunca anlatacağım yazın parçacıkları birbirlerinden bağımsız görünse de hemen görülemeyen şey bunların bir bütünün birlikte dalgalanan parçacıkları oldukları. Zamanım elverdiği ve aklım yettiği ölçüde bu türden yazılarımı sürdürmeyi düşünüyorum.
İlk gençliğimden bu yana en sevdiğim metinler ister edebiyat eleştirileri olsun ister felsefe, deneme ya da günce, birbirinden bağımsız ama bir şekilde birbiriyle bağlantılı parçacıklardan oluşan metinlerdi.
Bu bağlamda, kurgu dışı yazını bir yana bırakırsak, 77 yıllık yaşamımda en çok etkilendiğim iki yapıttan biri Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı oldu. 1935-1950 yılları arasında yazarın edebiyat eleştirilerini, cinsel kimlikler arasındaki ilişkilere bakışını ve kişisel yaşamından kesitleri içeren bu günce akıcı bir dille kaleme alınmıştı ve 1950 Ağustos’unda adeta bıçakla kesilmiş gibi son buluyordu.
Yeni-gerçekçilik akımının İtalya’daki en önemli temsilcisi olan şair, romancı ve eleştirmen Cesare Pavese Piemonte’de 1908 yılında doğdu. Babası erken bir tarihte ölmüş, Torino’da liseyi okurken en yakın arkadaşı mutsuz bir aşk öyküsü sonucu intihar etmiş ve gene aynı dönemde lisedeki bir başka öğrenci de kendini öldürmüştü. Bu olaylar yalnızlıktan hoşlanan, içedönük Pavese’de intihar düşüncesinin bir saplantı haline gelmesine neden olmuştur.
Pavese Torino Üniversitesinde edebiyat okumuş ve düşünce özgürlüğünün sözcüleri olarak gördüğü İngiliz ve Amerikalı yazarlara büyük bir ilgi duymuştur. Walt Whitman, Herman Melville, William Faulkner ve mitoloji onun temel ilgi alanlarıdır. Doktora tezi de zaten Walt Whitman üzerinedir: Walt Whitman’ın Şiirlerinin Yorumu. Bu ilgi daha sonraları Pavese’nin Amerikan edebiyatını İtalya’ya tanıtan çeviri ve eleştiri çalışmalarının da belirleyici unsuru olmuştur.
Güncesinde Elizabeth çağı yazarlarına değindiği çeşitli paragraflarda William Shakespeare’den övgüyle söz etse de Pavese, ne onunla ilgili akademik bir çalışma yapmıştır, ne de bir Shakespeare hayranıdır. Aralarındaki en önemli fark Shakespeare trajediyi sahneye taşırken, Pavese onu bilince taşır. Onun için Shakespeare “insanı bütün çıplaklığıyla gösteren”, mitolojik derinliği olan ama modern insanın yalnızlığına tam cevap vermeyen bir büyük klasiktir. Pavese’nin kendi yolu ise, Shakespeare trajedisini 20. yüzyılın sessiz, içe dönük insanına uyarlamak olmuştur.
Temeldeki bu farklılığa karşın iki yazar arasında güçlü tematik koşutluklar da vardır Bir kere, yalnızlık ve iç çatışma (Hamlet, Macbeth), karakterlerin iç dünyalarındaki parçalanmış ve karar almanın acı vericiliği her iki yazarda da önemli bir rol oynar. İkinci olarak kaçınılmazlık Shakespeare trajedilerinde kader ve hata, Pavese’de modern insanın yalnızlığı ve köksüzlüğü olarak görünür. Nihayet suç, pişmanlık, vicdan, Macbeth’te suç sonrası çöküş olarak ortaya çıkar. Pavese’de ise suç daha çok varoluşsaldır, yaşamanın kendisi bir yüktür. Güncesinde Pavese Shakespeare üstüne yazdığı notlara, onun bütün eserleri arasında en zengin ve en eksiksizi olarak değerlendirdiği Henry VI ile başlıyor; her ne kadar oyunun üçlü kuruluşu tiyatro niteliğini azaltıp anlatı niteliğini arttırsa da. Çok renkli bir oyun olarak değerlendirdiği Henry VI Fransa’da aralarına çeşitli serüvenler serpiştirilmiş savaşlarla başlıyor; anayurttaki düzenbazlıklar, bozgunlar, kargaşalar, şiddetli çarpışmalarla devam ediyor, her türlü hainlik ve kaçışla son buluyor. “Shakespeare’in trajedi dilindeki ustalığı, tumturaklı söz sanatlarından halkın kaba güldürüsüne geçişlerdeki ölçülülükle daha bu oyunda kendini belli ediyor.”
Konu tarihi eser ve trajedi olmayıp komediyse eğer, Ben Johnson’un "Every Man in His Humour" adlı oyunu ile yaptığı karşılaştırmada Pavese, “öbür Elizabeth çağı yazarları güldürü ögelerini olaylardan alırlarken (farslar, yumruklaşmalar, soytarılıklar), Shakespeare aynı iş için kelimelerden yararlanıyor (nükte, hazırcevaplık, cinas.)”
Every Man Out of His Humour’da ise “Johnson, Shakespeare’in nükteli düzyazısından öğrenmesi gereken şeyi öğrenmiş, bunu kişilerini gerçekçi bir anlayışla çizmek için en olumlu şekilde kullanıyor. Ama ondaki nükte patlamaları, Shakespeare’de olduğu gibi, katıksız hayal oyunları değil, yarar gözeten, oyundaki kişileri tanımlamaya ya da büyütmeye yarayan anlatım özellikleridir.”
Pavese, Love’s Labour’s Lost’u Shakespeare’in gençlik güldürülerinin en sevimlisi belki de bunların ilki olarak değerlendiriyor. “Söz oyunlarıyla, kaba şakalarla, nüktelerle, abartmalarla dolu çılgın bir oyun. Oyundaki kişilerin gülmeye bile nasıl vakit bulabildiklerine şaşıyor insan. Soluk kesici bir güldürü. Gerçek bir zekâ ve nükte gösterisi olarak tasarlanmış.”
1933 yılında Pavese’nin yakın arkadaşı Giulio Einaudi kendi adıyla bir yayınevi kurmuş ve Pavese’yi de bu nun editörlüğüne getirmişti. Aynı yıllarda Torino gittikçe güçlenen Faşizme direnen aydınların merkezi konumundaydı. Pavese, politik açıdan son derece angaje bir entelektüeldi. Antifaşist Direniş’in önde gelen isimlerindendi. Ekonomi ve politika konularında uzman olan Eunaudi bu konularda kitaplar yayınlıyor, Pavese’nin özgürlük ve demokrasi ilkelerini dile getiren çevirileri de bunlara eşlik ediyordu. Yazar Giustizia e Libertà hareketine de katılınca tutuklandı. 13 Mayıs 1935 günü Pavese’nin evinde yapılan aramada bazı kitaplarına ve yazılarına el konmuş ve antifaşist çevrelerle ilişkiler gerekçesiyle bir yıl hapse mahkûm edilmişti. Bu hapishane deneyimi onun eserlerindeki içe kapanıklık ve umutsuzluk duygusunu derinleştirmiştir. Hapishaneden çıktıktan sonra Pavese aynı yayınevindeki editörlük işine devam edecekti.
Ne hapis ne de savaş! Pavese’yi tüketen kadınlar oldu. Üniversitenin son yılında ilk gerçek aşkı olan ve adını herkesten gizlediği ‘kısık sesli kız’ ile tanışmış ve beş yıl süren bu aşk ilişkisi 1936’da hiç beklenmedik bir anda sona ermiştir. Kısık sesli kızın “Pavese iyi şiir yazabilir, ama bir kadınla birlikte olduğu zaman hiç de başarılı değil” sözleri yazarı uzun süre etkisinden kurtulamayacağı bir hayal kırıklığına, karamsarlığa ve intihar düşüncesine sürüklemiştir. Bundan böyle Pavese’yi bir dönem kadınlardan nefret eden ve tek avuntuyu sanatında bulan bir yazar olarak görürüz.
“Kadınlar için tarih yoktur. Murasaki, Sappho, Madame Lafayette birbirlerinin çağdaşı olabilirlerdi. Oysa moda diye bir şey var kadınlar için. Acaba bildikleri bir hile mi, yoksa akıl almaz bir yetenek mi, onların böyle tıpatıp modanın gereklerine uygun bir görünüşle karşımıza çıkmalarını sağlayan?”
“Cinsel tutku, kan ve alkol; insan hayatının Dionysos’çu üç anı. Bunların birinden ya da öbüründen kurtulabilen hiç kimse yoktur.”
“İnsan bir hayranlığını göstermek için bir şeyin başka bir şey benzediğini söyler. Bu da bir şeyi hiçbir zaman ilk olarak değil, ancak ikinci defa – başka bir şeye dönüştüğü zaman – gördüğümüz gerçeğini doğrular. Bu hem bir doğrulama hem de bir açıklamadır: hayran olduğumuz sürece, birinci şey, ikinci defa başka bir görünüm içinde gördüğümüz ikinci şeydir.” II. Dünya Savaşı yıllarında Pavese Einaudi Yayınevindeki işine devam etti. Bu görevi İtalo Calvino gibi yazarlarla yakın ilişkiler kurmasını sağladı. Bir ara aynı yayınevinin Roma’daki bürosunda da çalışacak ama Roma’ya yapılan hava saldırıları nedeniyle Torino’ya geri dönecekti. 1943 yılında askerlik görevine çağrılan yazar astımlı olduğu için 2. ayın sonunda çürüğe çıkarılacaktı.
1940 yılında Pavese’nin yaşamında yeni bir etki görülür ve öğrencisi olan genç bir kıza evlenme teklif eder. Kız teklifi geri çevirir ve aralarındaki ilişkinin arkadaşlıktan öteye gitmesine izin vermez. Yıllarca her gün birbirlerini görmelerine karşın yazarın 1945’teki ikinci evlenme teklifi de aynı sonuca uğrar. Pavese yeniden yalnızlığa ve romana döner. “Ölüleri niçin unuturuz?” diye sorar yazar, “tıpkı, gövdece ve kafaca bize verecek hiçbir şeyleri olmadığı için unuttuğumuz ya da köşeye ittiğimiz hasta ve acıyla boynu bükülmüş kimselere yaptığımız gibi. Senden çıkarı olmayan hiç kimse kendini sana adamaz.” Ya da “Ne olursa olsun, herhangi bir konuda başarı kazanma isteği hırstan, aşağılık bir hırstan başka bir şey değildir, bu yüzden en aşağılık yollara başvurmak mantığa aykırı değildir.”
“Genellikle, kendini esirgememe eğiliminde olan bir insan hayatına başka türlü anlam vermesini bilmeyen bir insandır. Hayranlığı meslek haline getirmek ikiyüzlülüğün en mide bulandırıcı şeklidir.”
“Estetik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve bağlam ve toplum dışı değerler oldukları için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.”
1950 yılının başlangıcında Pavese yazarlık hayatının doruğuna ulaşmıştır. Bu arada İtalya’ya film çevirmeye gelen Amerikalı bir sinema oyuncusuna âşık olmuş ve aynı yıl ülkenin en büyük edebiyat ödülü olan Strega’nın Pavese’nin Yalnız Kadınlar Arasında adlı romanına verilmesine karar verilmiştir. Bu arada Pavese aktris Constance Dawling ile Roma’ya ve deniz kıyısındaki kasabalara gitmiş mutluluk içinde arkadaşlarına yakında evleneceğinden söz etmeye başlamıştır.
“Düş gören bir insan, düşünde her zaman çok korkakça ve hayatta hoş görmeyeceği şeylere katlanırcasına davranır; her türlü ahlaksal ve toplumsal duygudan yoksun bir içgüdü yığını olur.”
“Herhangi bir yazarda, o yazarı yöneten ve yazarın her zaman döndüğü ana düşünce için ‘mitik’ terimini kullanabiliriz. Dostoyevski’de bu, insanın dünyayı umursamayan yığınların düzeyine inmesi, Stendhal ’de hapishane hayatının yalnızlığıdır. Bir yazarın her türlü yaşantısını simgeleyen bir şey olduğu için her zaman döndüğü tema, mitik bir temadır. Trende üzgün ama meraklı, umutsuz ama dikkatliyim.”
“Hayatın zenginliği unuttuğumuz anılardadır.”
“İnsan hayatını bir güne benzetecek olursak, yaşlılık en sıkıcı zamandır; çünkü tıpkı akşam üstü, günün bütün işi sona erdiğinde olduğu gibi, insan ne yapacağını bilemez”
Pavese tam da Strega Ödülünü kazandığını öğrendiği sırada Constance Dawling’in de kendisini terk edip Amerika’ya döndüğünü duymuştur. Yazar artık yolun sonundadır. Gittikçe artan bir yoğunlukta intiharı düşünmeye başlamıştır. Uzun süredir depresyondadır ve derin bir varoluşsal bunalım yaşamaktadır. Constance Dowling ile yaşadığı son aşkın hayal kırıklığının da acısını çekmektedir. Bir uyurgezer gibi Roma’ya Strega ödülünü almaya gitmiş, Torino’ya döndüğünde de günlüğünün dışındaki bütün özel belgelerini yok etmiştir.
“Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda. Acı ne kadar ortaya çıkar ve kesinleşirse, yaşama içgüdüsü o kadar ağır basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor. Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.”
Bunlar günlüğündeki 16 Ağustos tarihli son kayıtlardı. Aynı ayın 27’sinde eylem gerçekleşmiş ve Cesare Pavese Torino’daki küçük bir otel odasında uyku hapı alarak intihar etmişti. O anda edebiyat dünyası, Yeni Gerçekçilik (Neorealismo) akımının en önemli temsilcilerinden ve geçen yüzyılın ilk yarısının en büyük İtalyan entelektüellerinden birini kaybetti. Yatağının başucundaki komodinin üzerinde okumakta olduğu bir kitap vardı; sayfalarından birine kendi el yazısıyla şu notu yazmıştı: “Herkesi bağışlıyorum ve herkesten bağışlanma diliyorum. Tamam mı? Fazla dedikodu yapmayın.”
Kendi günlüğünden bir cümle, “Çalıştım, insanlara şiir verdim, birçok kişinin acılarını paylaştım” ve “Kendimi aradım.”
Yaşamına son vermeden on gün önce de günlüğüne şunları yazmıştı: “Bitmeyecek olan, bitirmeyeceğim bu yılın bilançosu budur.”
La tragedıa é finita
Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı’ndan alıntılarla özetlemeye çalıştığım yaşam öyküsünün Goethe’nin ‘Genç Werther’in Izdırapları’nı andırdığını söylemek aslında ikisi arasında kurulan yüzeysel bir benzerlikten öteye gitmez. Çünkü Werther’in tek bir kadında, Lotte’de, yoğunlaşan kara sevdasına karşın Pavese’de aşkın kendisi varoluşsal bir yüktür. Belki doğrusu Pavese’nin yaşamının bir İtalyan operası benzeri aktığını ve kaçınılmaz sonuna vardığını ileri sürmektir. 27 Ağustos günü nihayet perde inmiş ve oyun bitmiştir.
EPİLOG
“Kendi üslubunu bilmek ve onu bilinçli biçimde kullanmak mümkün değildir. İnsan her zaman önceden var olan bir üslubu kullanır; fakat bunu, içgüdüsel bir biçimde yapar ve bu süreçte ondan yeni, güncel bir üslup biçimlenir. İçinde bulunulan üslup, ancak geçip kesinleştiğinde ve ona dönüp yeniden bakıldığında yani nasıl kurulduğunu açıklığa kavuşturduğumuzda bilinebilir. O anda yazmakta olduğumuz şey her zaman kördür. Eğer iyi olursa (yani daha sonra geri dönüp baktığımızda başarılı bulacaksak), bunu o an için bilemeyiz. Onu yalnızca yaşarız; ve ona harcadığımız kurnazlıklar, dikkatler, aslında daha önce oluşmuş başka bir üslubun parçalarıdır; mevcut olanın özüne yabancıdır. Yazmak, kötü üslupları kullanarak tüketmektir. Yazılmış olana dönüp düzeltmek tehlikelidir: birbirinden farklı şeyler yan yana getirilmiş olur. Öyleyse teknik yok mudur? Vardır; ama asıl önemli olan yeni ürün, bildiğimiz tekniğin her zaman bir adım ötesindedir ve onun özü, biz farkında olmadan kalemin ucunda yavaş yavaş doğar. Bir üslubu tanıyor olmamız, kendi gizemimizin bir bölümünü açığa çıkarmış olduğumuz anlamına gelir. Ve bundan böyle o üslupta yazmamayı kendimize yasaklamış oluruz. Bir gün bütün gizemi gün ışığına çıkarmış olacağız; işte o zaman artık yazamayacağız yani üslup icat edemeyeceğiz.”




