ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in bugün istifa ettiğine dair haberler çıktı. İstifa ederken de meselenin en mühim tarafına temas etti. İran’ın ABD için yakın ve acil bir tehdit teşkil etmediğini söyledi. Beyaz Saray ise bunun aksini savunmayı sürdürüyor. Bana kalırsa bu haberin kıymeti, yalnızca bir görev değişikliği olmasında değildir. Asıl dikkate değer taraf, savaş kararının dayandığı gerekçenin devletin kendi içinden tartışmaya açılmış olmasıdır.
Bu nokta üzerinde serinkanlı biçimde durmak gerekir. Bir savaşın neticesi kadar, o savaşın hangi ifadelerle meşrulaştırıldığı da mühimdir. “Yakın tehdit” sözü, basit bir siyasî tabir değildir. Hukuku, kamuoyunu ve bütçeyi aynı anda harekete geçiren ciddi bir eşiğe işaret eder. Eğer bu eşik sağlam delillerle kurulmamışsa, güvenlik dili çok kolay şekilde siyasî bir kılıfa dönüşür. Kent’in çıkışı da tam bu meseleye temas ediyor.
Hadiseler bir günde baş göstermedi. Amerika ile İran arasındaki gerilim, 1953’te Musaddık’ın devrilmesine kadar giden müdahale geçmişinden, 1979 sonrasında iyice kökleşen güvensizlikten ve yıllardır çözüme kavuşturulamayan nükleer dosyadan besleniyor. 2015’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararıyla desteklenen nükleer çerçeve, bu hattı bir müddet yumuşattı. Fakat mesele hiçbir zaman bütünüyle kapanmadı. Bugün önümüzde duran tabloyu ani bir öfke patlaması yahut tesadüfî bir kriz gibi okumak doğru olmaz. Karşımızdaki şey, uzun zamandır biriken bir meselenin yeni ve tehlikeli bir safhasıdır.
Savaş dediğiniz şey de çoğu zaman önce cephede değil, insanların zihninde hazırlanır. Daha silahlar konuşmadan evvel tehdit dili büyütülür, düşman daha belirgin hale getirilir ve kamuoyuna sanki çatışma kaçınılmazmış hissi verilir. Ardından da insanlarda, durup düşünmeye artık vakit kalmamış gibi bir telaş hâli üretilir. Tam bu safhada itiraz edenler, delil isteyenler, daha ihtiyatlı davranılması gerektiğini söyleyenler kolayca zayıflıkla, saflıkla yahut sorumsuzlukla itham edilir. Halbuki böylesine ağır kararların asıl ihtiyacı, sağlam delil, açık müzakere ve serinkanlı muhakemedir. Zira savaş zamanlarında kamuoyu çoğu kez hakikatin tamamıyla değil, seçilmiş bilgilerle, büyütülmüş korkularla ve yönlendirilmiş algılarla karşı karşıya kalır. Böyle zamanlarda sesi en yüksek çıkan, bir müddet için en haklı görünen olur. Ama tarih bize öğretmiştir ki yüksek ses her zaman sağlam muhakeme demek değildir.
Kültür ve sanat tam da bu sebeple savaşın panzehirlerinden biridir. Çünkü savaş, insanı çoğu zaman bir rakama, bir hedefe, bir istatistiğe indirger. Kültür ve sanat ise insana yeniden yüzünü, hafızasını ve hikâyesini iade eder. Savaş dili korkuyu büyütürken, kültür ve sanat hafızayı, empatiyi ve muhakemeyi diri tutar. Sanatın kıymeti de burada ortaya çıkar. İnsanı propaganda dilinin dışına çağırır. Acıyı kuru bir veri olmaktan çıkarır. Başkasının hayatını yeniden hissedilebilir hale getirir. Bu bakımdan kültür ve sanat, savaşın ürettiği kabalaşmaya karşı insanı yeniden insan olarak hatırlatan en mühim imkânlar arasındadır.
Ne var ki savaşın hakiki çehresi konuşmalarda değil, neticelerde görünür. Dünya Gıda Programı’nın değerlendirmesine göre bu savaş Haziran’a kadar devam ederse, ilave 45 milyon insan ciddi gıda yetersizliği ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Reuters’in aktardığına göre yükselen gıda, petrol ve taşıma maliyetleri, zaten kırılgan halde bulunan ekonomiler üzerindeki baskıyı daha da artırıyor. Bu sebeple savaş, yalnızca füze, uçak ve harita demek değildir. Aynı zamanda ekmek fiyatıdır. Yardımın yerine ulaşıp ulaşmamasıdır. Tedarik zincirinin bozulmasıdır. Ve en nihayetinde yoksulun daha da yoksullaşmasıdır.
Bir başka hakikat daha var. Büyük güçler ve silah sanayiinin merkezindeki ülkeler askerî harcamalarını artırıyor. Ama dünya buna rağmen daha güvenli hale gelmiyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verileri, 2024’te küresel askerî harcamanın 2,718 trilyon dolara ulaştığını gösteriyor. Üstelik bu yükün büyük kısmı birkaç büyük aktörde toplanıyor. Brown Üniversitesi’nin “Savaşın Maliyeti” çalışmasına göre de 2001-2023 arasında yalnız Irak, Afganistan, Suriye, Yemen ve Pakistan’da doğrudan savaş şiddeti sonucu 940 bini aşkın insan hayatını kaybetti. Netice açıktır. Harcama artıyor, silah artıyor, ölüm artıyor. Ama güvenlik hissi artmıyor.
Burada dikkatle görülmesi gereken bir taraf daha var. Savaşlar yalnız devletlerin resmî kararlarıyla yürümez. Onların etrafında daima krizden çıkar sağlayan çevreler belirir. Gerilimden beslenen, korkuyu siyasî ve ekonomik kazanca çeviren, silah satışından, enerji dalgalanmasından, propaganda ikliminden ve kutuplaşmadan fayda devşiren odaklar eksik olmaz. Bunlar savaşın hakiki bedelini çoğu zaman ödemez. Bedeli halk öder. Çocuk öder. Yoksul öder. Kazancı ise çoğu zaman başkaları toplar. Bu sebeple savaş meselesine bakarken yalnız cephede olan bitene değil, o savaşın kimlere yaradığını da sormak gerekir.
Buradan çıkarılacak hüküm aslında o kadar karışık değildir. Her tehdit iddiası savaşı meşru hale getirmez. Her müttefik baskısı ulusal menfaat demek değildir. Her askerî imkân da akıllı siyaset sayılmaz. Devletlerin kudreti kadar ölçüsü de mühimdir. Ölçü kaybolduğunda savaş, bir çözüm vasıtası gibi takdim edilir. Halbuki çok defa yeni meselelerin, daha derin buhranların ve uzun vadeli istikrarsızlığın kaynağı haline gelir.
Joe Kent’in istifası savaşı bitirmez. Fakat işin iç yüzüne dair mühim bir işaret verir. Devletler savaş kararlarını çoğu zaman tek sesli bir iradenin ürünü gibi göstermeyi sever. Oysa bürokrasinin, istihbaratın ve karar çevrelerinin içinde aynı kanaati paylaşmayanlar her zaman vardır. Kent’in çıkışı bunu görünür hale getirmiştir. Bu yüzden bazen tek bir itiraz, uzun resmî beyanlardan daha fazla şey anlatır. Dilemek gerekir ki bu istifa da kamuoyunu biraz daha düşünmeye sevk etsin. Çünkü hakikat, her zaman tekrar edilen cümlede değil, ona itiraz eden akılda belirir.
Ve son olarak. İran halkına Türkiye’den dostane bir selam göndermek gerekir. Bu coğrafyada halkların ihtiyacı savaş değil, huzur, güvenlik ve istikrardır. İran toplumunun acısının, korkusunun ve belirsizliğinin daha da büyümemesini dilemek, siyasî bir taraf tutma değil, insanî ve tarihî bir ölçüdür. Tam da burada Atatürk’ün büyük dış politika ilkesini yeniden hatırlamak gerekir. “Yurtta barış, dünyada barış.” Bu söz sadece iyi niyet ifadesi değil, devlet aklının sınırını, ölçüsünü ve sorumluluğunu anlatan tarihî bir ilkedir. Dileğimiz, krizlerden çıkar sağlayan çevrelerin ve güç siyasetinin ötesine geçen bir aklın, bir vicdanın ve gerçek bir barış iradesinin güç kazanmasıdır.




