Kapkara Mizah
Gülmenin toplumsal tarihi, sınırları ve dönüştürücü gücü
Gülmek bu kadar iyiyse, neden bazen “fazla” görülür?
Mizah, en yaygın anlamıyla güldüren, “komik” olan şeydir. Gülmek çoğu insan için bedensel ve ruhsal rahatlama sağlar; iyi oluş hissini artırır ve gündelik stresin yükünü hafifletir.
Peki gülmek bu kadar insani ve faydalı bir deneyimken, neden bazı kültürel kalıplarda ölçüye bağlanır?
Bazı ailelerde “Çok gülmeyin, sonra ağlarsınız” uyarısı duyulur. Bazı geleneksel yargılarda, erkeklerin “fazla gülmesi” ciddiyetsizlikle, kadınların “fazla gülmesi” ise haksız ve kırıcı biçimde etiketlerle ilişkilendirilebilir. Benzer biçimde, kimi dönemlerde ve kimi yorumlarda, gülmenin belli ritüel anlarında “uygunsuz” kabul edildiği de görülür.
Bu tür sınırlamalar her zaman aynı sebeple ortaya çıkmaz; kimi zaman görgü, kimi zaman toplumsal denetim, kimi zaman da “düzeni koruma” kaygısıyla ilişkilendirilir. Ancak tarih bize şunu da fısıldar: Gülme, yalnızca eğlence değildir; bazen toplumsal gerilimi açığa çıkaran bir işarettir.
Mizahın tarihi, iktidarın tarihiyle neden sık sık kesişir?
İnsanlık tarihi hakkında bildiklerimiz, arkeolojik bulgularla sürekli güncelleniyor. Yeni keşifler, geçmişi tek bir çizgi hâlinde anlatmanın zor olduğunu gösteriyor.
Topluluklar büyüdükçe düzen ihtiyacı artıyor; düzen ihtiyacı arttıkça da otorite biçimleri çoğalıyor. Tarihin farklı dönemlerinde, “düzen kurma” amacıyla ortaya çıkan yapılar, zaman zaman ayrıcalıklı grupların elinde baskıya dönüşebiliyor. Bu dönüşüm her toplumda aynı şekilde yaşanmasa da ortak bir örüntü var: Gücün yoğunlaştığı yerlerde, eleştiri alanı daralabiliyor.
Mizah tam da burada belirir.
Mizah, çoğu kez doğrudan çatışmaya girmeden, dolaylı anlatımla gerilimi görünür kılan bir dildir. Bazen yumuşatır, bazen iğneler, bazen de insanı düşünmeye zorlar. Bu yüzden mizahın “güldürme” işlevinin yanında bir de toplumsal aynaya dönüşen yönü vardır.
Soytarı: Sarayın içindeki kontrollü eleştiri
Tarihte kimi saraylarda soytarı figürü, yalnızca eğlence için değil, “söylenemeyeni” dolaylı biçimde söylemek için de bir alan yaratmıştır. Elbette bu alan çoğu zaman sınırlıdır; ama yine de mizahın, güç merkezlerinin içinde bile çatlaklar bulabildiğini gösterir.
Dionysos’tan tiyatroya: Trajedinin içinden komedi
Tiyatronun kökleri, Antik Yunan’da Dionysos adına yapılan şenliklere kadar uzanır. Klasik düşüncede trajediye verilen yüksek değer, komedinin uzun süre “hafif” görülmesine yol açmıştır. Hatta kimi filozoflar gülmenin insanı zayıflattığını ileri sürer.
Yine de komedi, zaman içinde yalnızca eğlendiren bir tür değil, toplumsal eleştiri taşıyan bir ifade biçimi olarak da yerini alır.
Diyojen: Tek cümleyle iktidarı yerinden oynatmak
Sinoplu Diyojen’e atfedilen bir anlatıda, Büyük İskender’le karşılaşmasında şu cümleyi kurduğu söylenir:
“Gölge etme, başka ihsan istemez.”
Bu kısa söz, güç karşısında “talep etmeme” hâlinin bile ne kadar sarsıcı olabileceğini gösterir. Mizahın ve ironinin bazen uzun söylevlerden daha etkili olmasının nedeni de budur: Az sözle çok şey söylemek.
Ortaçağ, ritüeller ve sınırlar: Gülmenin “yeri” meselesi
Tarihin bazı dönemlerinde, özellikle dinî hayatın merkezîleştiği ve disiplinin sertleştiği zamanlarda, gülmenin kamusal alanda sınırlandığı örnekler görülür. Bu durum her inanç topluluğu ve her dönem için aynı değildir; ancak “ciddiyet” üzerinden kurulan kamusal düzen anlayışlarında, gülme kimi zaman uygunsuz sayılmıştır.
Öte yandan, karnavallar ve şenlikler de insanlığın hafızasında önemli yer tutar: Toplulukların bir araya gelip güldüğü, gerilimi boşalttığı ve kimi zaman otoriteyi maskelerle eleştirdiği dönemsel alanlar…
Anadolu mizahı: Nasreddin Hoca ve “ince ayar” eleştiri
Nasreddin Hoca anlatıları, Anadolu’nun ortak belleğinde hem bilgelik hem de gülmeceyle yaşar. Hoca’nın fıkralarında çoğu zaman, güçlü görüneni incitmeden ama yerinden ederek düşündüren bir zekâ vardır.
Kimi anlatılarda, halkın “çıkar” refleksine de ayna tutulur. Örneğin Timur ve fil hikâyesinde, ilk talep “sorunu çözmek” iken, kalabalığın yönü bir anda “daha fazlasını istemeye” döner. Bu anlatıların etkisi şuradadır: Mizah sadece başkasını değil, kendimizi de hedef alır.
Bektaşi fıkraları: İnancın içinden ironi
Bektaşi fıkraları, hoşgörü ve ironi üzerinden hayatı yorumlayan güçlü bir sözlü kültür örneğidir. Bu anlatılar, dinî dili reddetmekten çok, gündelik hayatın çelişkilerini nükteli bir dille görünür kılar. Mizah burada, çoğu zaman “hakaret” değil, zihinsel kıvraklık üretir.
Karagöz–Hacivat: Dil, sınıf ve yanlış anlaşılmanın komedisi
Gölge oyunu Karagöz ve Hacivat’ta iki karakter yalnızca iki kişi değildir; iki farklı kültür, iki farklı dil ve iki farklı hayat tecrübesidir. Hacivat’ın süslü dili ile Karagöz’ün doğrudanlığı arasındaki çatışma, toplumdaki eşitsizliklerin ve iletişimsizliğin mizaha dönüşmüş hâlidir.
Taşlama geleneği: Neyzen Tevfik’ten bugüne
Türk edebiyatında taşlama geleneği, keskin eleştiriyi yüksek sesle söylemenin bir yoludur. Neyzen Tevfik bu hattın önemli isimlerindendir; dönemi içinde bedel ödemeyi de göze almış bir figür olarak anılır.
Aziz Nesin: Kara mizahın “düşündürme” amacı
Aziz Nesin’in mizahında kara mizah unsurları belirgindir: Kötü olanı şirinleştirmek için değil, kötünün normalleşmesini engellemek için kullanılır. Bu tür mizah, okuru sadece güldürmez; çoğu zaman “neden böyle?” sorusunu da uyandırır.
Kara mizahın temel gücü şudur:
Acıyı küçümsemez; acının etrafındaki çarpıklığı görünür kılar.
Chaplin: Gülerek eleştirmek, eleştiriyi genişletmek
Charlie Chaplin, özellikle “Modern Zamanlar” filminde sanayileşmenin insanı makineleştiren yönlerini mizahla gösterir. “Büyük Diktatör” ise otoriterlik eleştirisini komediyle taşımayı başaran çarpıcı bir örnektir.
Bu örnekler, mizahın “hafif” değil; gerektiğinde çok ciddi bir toplumsal araç olabildiğini hatırlatır.
Midas’ın kulakları: Sır, kuyu ve bitmeyen fısıltı
Efsaneye göre Kral Midas’ın saklamak istediği bir sır vardır: Kulakları… Berber bu sırrın ağırlığını taşıyamaz ve bir kuyuya eğilip bağırır:
“Midas’ın kulakları, eşek kulakları!”
Her dönemin “sır”ları ve “kuyu”ları değişse de, insanlar bazen söyleyemediklerini mizahın diliyle söylemenin yolunu bulur.
Sonuç: Kapkara mizah ne yapar?
Kapkara mizah, acıyı büyütmek için değil, acının içindeki çarpıklığı teşhir etmek için vardır. Kimi zaman “gülmek” gibi görünen şey, aslında şudur:
- Korkunun dilini bozmak,
- Otoritenin aşırı ciddiyetini delmek,
- Toplumsal çelişkileri görünür kılmak,
- Ve en önemlisi: insanı kendine döndürmek.
Çünkü bazen gülmek, sadece neşelenmek değil; gerçeğe dayanabilmenin bir biçimidir.




