Çalışma hayatım boyunca beni en çok heyecanlandıran projeler çözümsüz gibi görünen sorunların çözümüne ilişkin olanlar olmuştur. Bunlardan ilki 1960’ların ortalarında Türkiye’nin gümrük tarifesinin yeniden ele alınması ile ilgiliydi. Ben çalışmakta olduğum dönemin Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Dış Ticaret Dairesi’nde yeni işe girmiş bir uzman yardımcısıydım. Eski tarifeler artık tarife olmaktan çıkmış, muamele vergisi gibi bir şekle bürünmüştü. Gümrüklerin sağladığı koruma o kadar yüksekti ki ithalat yapmak neredeyse olanaksız hale gelmişti. Buna karşılık, hükümetler döviz tahsis ederek, başka bir deyişle kime ne kadar ithalat yapacağını belirleyerek ithalat sorununu çözmüşlerdi. Bu sorunu ortadan kaldırmak için hazırlanan tarife projesinin arkasında tarife sistemi ile döviz tahsis sistemini birleştiren bir sistem oluşturma düşüncesi vardı. Bizim görevimiz bu tarife projesini DPT adına incelemekti. Bu proje Türk dış ticaret sisteminin yeniden yapılandırılmasına yönelik bir proje idi. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasından çok önce, Bretton Woods sisteminin çöküşünden hemen sonra, Türkiye’nin dış ticaret sisteminin yeniden yapılandırılması, Türkiye’nin küresel sisteme eklemlenmesi gibi bir proje. Bu projeyi incelemek, anlamak ve değerlendirmek benim için büyük bir heyecan kaynağı olmuştu. Zaten o günden itibaren Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle eklemlenmesi, dış ticaret sisteminin yeniden yapılandırılması gibi konular benim mesleki hayatımın en önemli ilgi alanı haline geldi.
Bu konularla ilgili çalışmalarım beni önce Türkiye’nin dış ticaret politikasının dönüşümüne, daha sonra da dünya ekonomisinin dönüşümüne götürdü. 1980’li yılların başında Brüksel’de bulunduğum dönemde, Avrupa Topluluğu’nun (AT) ve dünya ekonomisinin dönüşümünü yakından izleme ve anlamaya çalışma fırsatım oldu. Dünya ekonomisinin dönüşümünü anlamak, aslında içinde yaşadığımız dünyayı anlamak demekti. Çünkü dünya ekonomisindeki dönüşüm, insan yaşamında, toplumlarda ve devletlerde bir dönüşümü tetikliyordu. Bu dönüşümün ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, hangi dinamiklere dayandığını ve nereye doğru gittiğini anlamak benim için bir tür entelektüel macera haline geldi.
Bu maceranın içinde, kimi zaman çok şey öğrendiğim, kimi zaman ise ne kadar az şey bildiğimi fark ettiğim, kimi zaman da yeni bir şey kavramak için de ne aklın hizmeti gerekti ne de zengin deneyim; sadece açık bir zihin ve merak duygusu yeterli oluyordu. Brüksel’de bulunduğum dönemde tanıştığım ‘yabancılarla’ kimi zaman derin sohbetler ettim. Onların dünyayı okuma biçimlerini, tarih anlayışlarını, kültürlerini ve toplumlarını anlamaya çalıştım. Bu insanların bir kısmı benim gibi iktisatçıydı, bir kısmı ise farklı disiplinlerden geliyordu. Bu çeşitlilik bana, dünyanın dönüşümünü tek bir disiplinin çerçevesinden anlamanın yetersizliğini de gösterdi.
Ben çalışırken kızlarım büyüdüler. Onların kuşağını İstanbul’da, Ankara’da, yurtdışında gözledikçe; onların dünyayı algılama biçimlerinin bizden ne kadar farklı olduğunu gördükçe; bizim kuşağın dünyayı okuma biçiminin de ne kadar hızlı eskidiğini fark ettim. Bu fark, benim dünya ekonomisinin dönüşümü ile ilgili okuma ve çalışmalarımı daha da derinleştirdi. Çünkü ben bu değişikliğin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını anlayacaktım.
Teknolojinin Değiştirdiği Yaşam Biçimi
20.yüzyılın son çeyreğinden itibaren dünyanın içinde bulunduğu dönüşümün temelinde teknolojinin hızla ilerlemesi ve enformasyon teknolojisinin gelişmesi yatıyordu. İnsanların birbirleriyle ilişki kurma, çalışma, üretme ve tüketme biçimleri değişiyordu. Bu değişim, sadece ekonomik bir değişim değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve siyasal bir değişimdi. Bu dönüşümün yeni bir yaşam tarzını ortaya çıkardığı açıktı.
1980'lerden itibaren yaygınlık kazanan bu türden açıklamalar, dünya ekonomisindeki dönüşümü enformasyon teknolojisindeki gelişmelere dayandırıyorlardı. Enformasyon teknolojisindeki gelişmeler, üretim süreçlerini, iş organizasyonlarını, piyasa ilişkilerini, devletlerin yönetim biçimlerini ve toplumların kültürel yapısını etkiliyordu. Bu dönemde "küreselleşme" kavramı da yaygınlık kazandı. Küreselleşme, sadece malların ve hizmetlerin değil; aynı zamanda sermayenin, bilginin ve kültürel unsurların da sınırlar ötesi dolaşımının artması anlamına geliyordu.
Bu dönüşüm, 1970'lerin sonlarında başlayan ve 1980'lerde hız kazanan neoliberal politikaların da etkisiyle daha belirgin hale geldi. Devletin ekonomideki rolünün azaltılması, piyasa mekanizmalarının güçlendirilmesi, finansal piyasaların serbestleştirilmesi ve uluslararası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması gibi politikalar, dünya ekonomisinin dönüşümünü hızlandırdı.
Bu dönüşümün sadece ekonomik değil; aynı zamanda siyasal sonuçları da oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Doğu Bloku’nun çözülmesi, Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonu ve Avrupa Birliği’nin genişlemesi, dünya siyasal haritasını yeniden şekillendirdi. Bu gelişmeler, dünya ekonomisinin dönüşümünü daha da derinleştirdi.
Modernitenin İnşası ve Çözülüşü
Modernite, Avrupa’da Rönesans’la başlayan, Reform’la güçlenen, aydınlanma ile düşünsel temelini bulan ve sanayi devrimiyle maddi altyapısını kuran bir süreçtir. Bu süreç, yaklaşık 400 yıl boyunca tuğla üstüne tuğla konularak inşa edilmiş görkemli bir şato gibidir. Bu şatonun içinde bilim, teknoloji, hukuk, ulus devlet, piyasa ekonomisi, sanayi üretimi ve modern kültür unsurları yer alır. Modernite, insanlığın büyük bir kısmına, daha önce hiç yaşamadığı bir refah, özgürlük ve ilerleme vaadi sundu.
Ancak 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bu şatonun temellerinde çatlaklar oluşmaya başladı. Küreselleşme, enformasyon teknolojisi, finansal sermayenin hareketliliği ve kültürel dönüşümler, modernitenin kurucu unsurlarını sarsmaya başladı. Modern ulus devletler, sınırlar ötesi sermaye hareketleri karşısında güç kaybetti. Sanayi üretimi, küresel tedarik zincirleri içinde yeniden organize oldu. Kültürel kimlikler, ulus devletlerin homojenleştirici yapısı karşısında yeniden şekillendi. Modernitenin "ilerleme" miti, çevresel krizler, eşitsizlikler ve toplumsal çatışmalar karşısında sorgulanır hale geldi.
1997 yılında Asya'da başlayan finansal kriz, küresel finansal sistemin kırılganlığını ortaya koydu. 1999 Seattle olayları, küreselleşmeye karşı toplumsal tepkilerin bir göstergesi oldu. 2001 yılında New York’ta yaşanan 11 Eylül saldırıları, küresel güvenlik algısını değiştirdi. 2008 finansal krizi, neoliberal ekonomik modelin sınırlarını ve modernitenin finansal ayağındaki çöküşü gözler önüne serdi.
Bütün bu gelişmeler, modernitenin 400 yıllık şatosunun sarsıldığını ve hatta yıkılmaya başladığını gösteriyordu. Modernitenin kurucu değerleri, kurumları ve yaşam biçimi, yeni bir dünyada yeniden tanımlanmak zorunda kalıyordu.
İşte 20. yüzyıl sonunun insan yaşamında neden olduğu trajedi: 400 yıl boyunca büyük çaba ve zorluklarla tuğla üstüne tuğla konularak inşa edilmiş bu görkemli şatonun alaşağı edilmesidir.
Ankara ve İstanbul’daki çeşitli üniversitelerde yıllarca verdiğim makro iktisat ve dış ticaret derslerini elimin tersiyle bir kenara iterek son on yıldır genç arkadaşlarıma sunduğum dersler işte bu konu üzerineydi: Modernizmin serüveni: Eski kuşağın elindeki bayrağı yeni kuşağın eline tutuşturabilmek için son bir gayret.




