Pazar sabahları şehrin sesi daha yumuşak olur. Fırının önünde duran ekmek kokusu, kahvenin ilk buharıyla karışır; insanlar aceleyi askıya alır. İşte yine böyle tanıdık bir pazar sabahı ben de her zamanki gibi caddedeki küçük kafeye girdim. Cam kenarındaki masaya oturup defterimi açtım. Yazmak için değil; düşüncelerim nereye gidecekse oraya yürüsün diye.
Kafede bir sessizlik vardı ama boş değildi. Masalar, konuşulmamış cümlelerle doluydu. Yan masada bir adam gazetesini katlayıp tekrar açıyor, sanki aradığı haber orada değilmiş gibi her sayfada biraz daha yavaşlıyordu. Karşı masada genç bir kadın ise kitabını kapatıp pencereden dışarı baktı; yüzünde sanki “okuduğum yer benden bir şey aldı” ifadesi vardı. O sırada garson çayımı bırakırken “Şeker?” diye sordu. “Gerek yok,” dedim. Bazı tatlar sade olunca daha çok şey anlatıyor.
Defterimin ilk sayfasına tek bir kelime yazdım. “Birlikte.” Kafede kimse birbirini tanımıyordu ama herkes aynı ritimde nefes alıyordu. Bir an şunu düşündüm. Aynı mekânda, aynı anda, farklı hayatlar çarpışmadan yan yana durabiliyor. Kimsenin kimsenin hayatına karışmadığı ama herkesin, başkasının varlığıyla biraz daha “kendisi” olduğu o ince anlar…
Bir süre sonra içeri yaşlı bir adam girdi. Bastonunu sandalyeye yasladı ve yavaşça oturdu. Garson belli ki onu tanıyordu. “Her zamanki gibi mi?” diye sordu. Adam hafifçe başını salladı. İçimden, “insanı ayakta tutan bazen büyük sözler değil, bu küçük tekrarlar,” diye geçirdim. Süreklilik, insanın el yordamıyla bulduğu bir tutamaktır. Değişimin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada, aynı kahvenin aynı bardakta gelmesi küçük bir direniş gibidir.
Yaşlı adam fincanı eline aldı. Kahvenin buharı yüzüne vurdu. Gülümsedi. O gülümseme, bir şey elde etmenin sevinci değildi; bir şeyden kaçmanın da. Sadece olanı olduğu gibi görmenin huzuruydu. Hayatta kayıplar olur, kabuller de. Belki mutluluk, hayatı düzeltmek değil; hayatın düzensizliğine içeriden kavga çıkarıp durmamaktır. Bazı şeyler hep eksik kalır. İnsan, eksik kalana savaş açmayı bıraktığında, içte ince bir bütünlük ve ferahlama belirir.
Tam o sırada kapı tekrar açıldı. İçeri bir kalabalık değil, sanki küçük bir rüzgâr girdi. İki genç, bir çocuk, telaşlı bir çift; bir de sesi her yere çarpıp geri dönen telefon konuşmaları… Garson bir şey yaptı; masaları fark ettirmeden ama hızlıca biraz yaklaştırdı. Bir sandalye sesi, bir fincanın tabağına otururken çıkardığı o küçük tını… Aradaki boşluk azaldı; kimse konuşmadı. Ama kafe bir an daha “birlikte” oldu.
Genç kadın kitabını yeniden açtı; fakat gözleri satırlarda oyalanmadı. Parmakları sayfanın kenarında durdu, sanki okuduklarını aceleye getirmemek ister gibi. Çünkü okumak bazen ilerlemek değil, durmaktır. Kelimelerin içeri girip yerini bulmasına izin vermek… Kültür de böyle çalışmaz mı? Bilgi biriktikçe değil, sindikçe anlam kazanır. Aceleye gelmez.
Bir çocuk camın önündeki güvercinlere doğru koştu. Kuşlar bir anda havalandı; kanat sesleri kısa bir telaş gibi yükseldi, sonra gökyüzünde dağılıp yeniden yere indiler. Hiçbiri “burası benim” demedi. Doğa, ortaklığı sahiplenerek değil, aynı ritme uyarak kuruyor. İnsan ise çoğu zaman tersini yapıyor, alanı parçalıyor, sınırlar çekiyor; ardından da yan yana durmanın neden bu kadar zor olduğunu soruyor.
Garson bu kez masaya iki fincan bıraktı; belli ki birini yanlış masaya koymuştu. Yan masadaki adam gazetesini biraz kaldırıp, “Bu benim değil,” dedi. Ses tonu sert değildi; yalnızca netti. Garson hemen özür diledi. Adam “Sorun değil,” deyip fincanı uzattı. Küçük bir yanlış, küçük bir düzeltme… İnsanlık çoğu zaman böyle küçük anlarda görünür. Mesele hatasızlık değil, hatanın içinden nasıl geçtiğimizdir.
Garson yine sordu, “Şeker ister misiniz?” İki ses aynı anda çıktı. Biri “evet”, diğeri “hayır.” Arada yalnızca küçük bir tercih vardı. Kimse açıklama istemedi; kimse ikna etmeye kalkmadı. Sanki herkes, birbirinin tadına karışmamayı sessizce biliyordu.
Kafede kimse büyük laflar etmiyordu; ama herkes, kendi içindeki büyük sorularla oturuyordu. “Yetişiyor muyum?”, “Doğru yerde miyim?”, “Bu hayat benim mi?” Cevaplar ortada yoktu. Zaten çoğu zaman mesele cevap değil, sorunun kendisiydi. İnsan bir an durup dikkat kesildiğinde şunu fark eder “benim düşüncem” dediği şey, çoğu kez yıllardır tekrarlanan bir iç sesidir.
Dışarıda, bir bankta oturan yaşlı bir kadınla göz göze geldim. Kafenin önündeki çınarın altında, yanına oturan bir gence usulca yer açıyordu. İkisi de konuşmadı. Ama o küçük hareket, “burada senin için de yer var” demenin en yalın hâliydi. Bazen yakınlık, davet değildir; bir boşluk bırakmaktır.
Kahvemi bitirip defterime tekrar baktım. “Birlikte” kelimesinin altına bir cümle ekledim. “Yalnız olmadığımızı fark ettiğimizde.” İnsan, başkalarının da aynı tereddütlerle yaşadığını gördüğünde hafifliyor. Aramızdaki bağ daha görünür hâle geliyor; içe çöken ağırlık azalıyor. Belki de her şey burada başlıyor. Birinin varlığını tehdit gibi değil, hayatın içinde bir temas ihtimali gibi okuyabildiğimiz yerde.
Kalkarken yaşlı adamla göz göze geldik. Başımı hafifçe salladım; o da karşılık verdi. Konuşmadık, ama anlaştık. Şehirde bazen en sahici temaslar sessizdir.
Dışarı çıktığımda güneş yükselmişti. Cadde kalabalıklaşıyor, hafta sonu kendi temposunu buluyordu. Aklımdan şu geçti. Kültür ve sanat yalnızca büyük salonlarda, yüksek sesli tartışmalarda değil; bir kafede, bir bakışta, bir fincan kahvede, fonda usulca akan bir melodide de yaşar. İnsan kendini bazen bir romanda, bazen bir tabloda, bazen kulağa ilişen bir şarkıda, bazen de tanımadığı birinin usulca yer açışında bulur.
Belki de mesele budur. Hayat, üzerine düşünmeye cesaret ettiğimizde anlam kazanır; başkalarıyla aynı dünyada, aynı masada aynı fikirde olmadan da durabildiğimizdeyse hafifler, hatta güzelleşir.




