Aydınlanma Nedir?
Aydınlanma, en yalın anlamıyla, insanın kendi dünyasını başkalarının değişmez saydığı hükümlerle yetinmeden anlamaya girişmesidir. Fakat bu kısa tarif, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’nın farklı bölgelerinde ortaya çıkan geniş düşünsel hareketi açıklamaya yetmez. Aydınlanma tek bir filozofun öğretisi, ortak programa bağlanmış bir okul ya da bütün mensuplarının üzerinde uzlaştığı kapalı bir sistem değildir. Fransız philosophes’larından İskoç ahlak filozoflarına, Alman Aufklärung düşünürlerinden İtalyan hukuk reformcularına uzanan farklı çevreler; akıl, deney, eleştiri, hoşgörü, özgürlük, ilerleme, eğitim ve kamusal yarar gibi başlıklarda birbirleriyle konuşmuş, kimi zaman da birbirleriyle ciddi biçimde çatışmıştır.
Bu nedenle “Aydınlanma Çağı” ifadesi, sınırları kesin çizilmiş bir tarih döneminden çok, Avrupa düşünce ve kültüründe belirginleşen bir yönelimler kümesini anlatır. Hareketin başlangıcı kimi tarihçilerce 17. yüzyılın bilimsel devrimlerine, kimilerince Locke ve Newton kuşağına, kimilerince de 18. yüzyılın ortasındaki Fransız philosophes çevresine bağlanır. Sonu da aynı ölçüde tartışmalıdır. Fransız Devrimi, Terör dönemi, Romantizmin yükselişi ve 19. yüzyılın yeni siyasal-toplumsal sorunları çoğu anlatıda bir dönem eşiği sayılır; fakat “aydınlanma” fikri, tarihsel dönem sona erdikten sonra da düşünsel bir ideal olarak yaşamayı sürdürmüştür.
Aydınlanma’nın belirleyici yeniliği, aklı ilk kez keşfetmesi değildi. Antik Yunan’dan İslam düşüncesine, Orta Çağ skolastiğinden Rönesans hümanizmine kadar insanlık tarihinde güçlü akıl, bilim ve eleştiri gelenekleri zaten vardı. 18. yüzyılda değişen şey, aklın ve deneyin kullanım alanının genişlemesi; doğa kadar toplumun, hukukun, siyasal iktidarın, dinî otoritenin, eğitimin, ekonominin ve estetik yargının da gerekçelendirme talebiyle karşı karşıya bırakılmasıydı. “Böyle gelmiş olması”, giderek daha az ikna edici bir cevap hâline geliyordu.
Aydınlanma’nın modern dünyanın kuruluşunda taşıdığı ağırlık tam da burada aranmalıdır. Bilimin kurumsallaşması, düşünce ve vicdan özgürlüğü, anayasal yönetim fikri, hukukun keyfî iktidarı sınırlandırması, kamusal tartışma, eğitim yoluyla toplumsal gelişme, yurttaşlık ve insanın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olması gibi bugün birbirinden ayrı görünen birçok tartışma, 18. yüzyılda ortak bir düşünsel iklim içinde yeni biçimler kazandı. Bununla birlikte Aydınlanma’nın vaatleri ile tarihsel pratiği arasında büyük boşluklar vardı: kadınlar, köleleştirilmiş insanlar, sömürgeleştirilmiş toplumlar ve mülksüz kesimler çoğu zaman ilan edilen evrenselliğin dışında kaldı. Aydınlanma’nın tarihi, bu yüzden hem özgürleşmenin hem de kendi sınırlarını açığa çıkaran çelişkilerin tarihidir.
Kavramın Kökeni: Işık Metaforundan Kamusal Aklın Kullanımına
“Aydınlanma” sözcüğü, bilginin ışıkla ve bilgisizliğin karanlıkla anlatıldığı çok eski bir metaforik geleneğe dayanır. Fakat 18. yüzyılda bu metafor özel bir tarihsel anlam kazandı. İngilizcedeki Enlightenment, Fransızcadaki çoğul biçimiyle Lumières —“ışıklar”— ve Almancadaki Aufklärung, aynı entelektüel iklimin farklı dil ve kültürlerde aldığı biçimleri ifade eder. Aralarında güçlü akrabalık bulunmakla birlikte bu terimler bütünüyle özdeş değildir. Fransız Lumières geleneğinde kilise, sansür, monarşik ayrıcalıklar ve toplumsal kurumların eleştirisi belirginleşirken; İskoç Aydınlanması insan doğası, ahlak, ticari toplum ve tarihsel gelişme üzerinde yoğunlaşmış; Alman Aufklärung ise aklın özerkliği, din, eğitim, ahlak ve kamusal kullanım sorunlarına kendine özgü bir felsefi yoğunluk kazandırmıştır.
Immanuel Kant’ın 1784’te yayımlanan “Aydınlanma Nedir?” (Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung?) başlıklı kısa metni, dönemin kendi üzerine düşünmesinin en ünlü belgelerinden biridir. Kant Aydınlanma’yı, insanın kendi kendine düşmüş olduğu “ergin olmayış” durumundan çıkması olarak tarif eder. Buradaki sorun akıl yeteneğinin yokluğu değil, onu bir başkasının vesayetinden bağımsız kullanma cesaretinin eksikliğidir. Horatius’tan aldığı “Sapere aude” çağrısı —yaklaşık anlamıyla “bilmeye cesaret et”, “kendi aklını kullanmaya cesaret et”— bu yüzden Aydınlanma’nın simgesel şiarlarından biri hâline gelmiştir.
Kant’ın asıl vurgularından biri kamusallıktır. Aydınlanma, tek tek insanların iç dünyasında gerçekleşen sessiz bir zihinsel dönüşüm değildir; düşüncenin yazı, tartışma ve eleştiri yoluyla başkalarına açılması gerekir. Kant’ın “aklın kamusal kullanımı” dediği şey, kişinin bir okur topluluğu önünde gerekçeleriyle konuşabilmesidir. Bu fikir, 18. yüzyılda gelişen dergiler, gazeteler, kitaplar, salonlar, kahvehaneler ve bilim cemiyetleri düşünüldüğünde tarihsel bir karşılık bulur. Yine de Kant’ın tanımı, Aydınlanma’nın tek ve nihai tanımı sayılamaz; Aydınlanma, Kant’ın metninden önce başlamış, ondan daha geniş bir toplumsal ve kültürel alanı kapsayan bir dönüşümdür.
Aydınlanmaya Giden Yol
Aydınlanma 18. yüzyılda aniden ortaya çıkmadı. Onu mümkün kılan zihinsel ve kurumsal koşullar birkaç yüzyıl boyunca birikmişti. Bu süreç doğrusal değildi; Rönesans, Reformasyon, Bilimsel Devrim ve 17. yüzyıl felsefesi birbirini basitçe izleyen basamaklar değil, yer yer kesişen ve çatışan dönüşümlerdir.
Rönesans ve Hümanizm
Rönesans hümanizmi, klasik Yunan ve Roma metinlerinin yeniden okunmasıyla insanın tarih, dil, ahlak ve siyaset içindeki yerini yeni sorularla tartışmaya açtı. Filoloji, metin eleştirisi ve tarihsel bağlama duyulan ilgi, otoriteyle kurulan ilişkiyi değiştirdi. Antik kaynakların yalnızca tekrar edilmesi değil, karşılaştırılması, düzeltilmesi ve yeniden yorumlanması mümkündü. Bu eleştirel tavır, daha sonraki yüzyıllarda kutsal metinlerden hukuk metinlerine kadar birçok alana taşındı.
Rönesans’ı doğrudan Aydınlanma’nın başlangıcı saymak yanıltıcıdır. Yine de insanın dünyevi etkinliklerine, eğitime, bireysel yeteneklere ve tarihsel kaynaklara gösterilen yoğun ilgi; Aydınlanma’nın insanı kendi dünyasının etkin öznesi olarak düşünmesinde önemli bir arka plan oluşturdu.
Reformasyon ve Dinsel Otoritenin Çoğullaşması
-
yüzyıl Reformasyonu Batı Hristiyanlığının dinsel ve siyasal birliğini parçaladı. Kutsal metnin dili, yorum hakkı, kilise otoritesi, vicdan ve inanç gibi meseleler geniş toplumsal çatışmaların konusu oldu. Reformasyonun sonucu kendiliğinden hoşgörü değildi; tersine Avrupa, uzun ve kanlı mezhep savaşları yaşadı. Fakat farklı mezheplerin bir arada yaşamak zorunda kalması, zamanla dinsel hoşgörü ve vicdan özgürlüğü üzerine yeni siyasal çözümleri gerekli kıldı.
-
yüzyılda Pierre Bayle ve John Locke gibi düşünürlerin hoşgörü tartışmaları, bu tarihsel deneyimden bağımsız değildi. İnancın zorla üretilemeyeceği, devlet iktidarının vicdan üzerinde sınırsız yetkiye sahip olmaması gerektiği fikri, Aydınlanma’nın önemli damarlarından birine dönüştü.
Bilimsel Devrim
Aydınlanma’nın zihinsel zeminini değiştiren en güçlü gelişmelerden biri 16. ve 17. yüzyıllardaki Bilimsel Devrim oldu. Kopernik’in Güneş merkezli evren modeli, Kepler’in gezegen hareketlerine ilişkin yasaları, Galileo’nun gözlem ve deneyleri, Bacon’ın deneysel araştırmaya verdiği önem, Descartes’ın yöntem arayışı ve Newton’ın hareket ile evrensel çekim yasalarını matematiksel bir çerçevede birleştirmesi doğa anlayışını köklü biçimde dönüştürdü.
Newton’ın 1687’de yayımlanan Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica’sı, 18. yüzyıl düşünürleri için yalnızca büyük bir fizik eseri değildi. Doğanın, akıl ve gözlem aracılığıyla keşfedilebilir düzenlilikler taşıdığı düşüncesinin güçlü bir örneğiydi. Bundan hareketle bazı düşünürler insan davranışı, ahlak, ekonomi ve siyasal toplum için de genel ilkeler aranabileceğini düşündüler. Bununla birlikte Aydınlanma’yı bugünkü anlamda “bilimcilik” veya daha sonra ortaya çıkacak pozitivizmle özdeşleştirmek doğru değildir. Dönemin bilim, metafizik, din ve ahlak arasındaki sınırları bugünkülerden farklıydı.
17. Yüzyıl Felsefesi: Akıl, Deney ve Doğal Düzen
Francis Bacon deneysel bilgi programıyla, René Descartes yöntemsel kuşku ve rasyonel temellendirme arayışıyla, Thomas Hobbes siyasal düzeni insan doğasından hareketle açıklama girişimiyle, Baruch Spinoza kutsal metin eleştirisi ve özgür düşünce savunusuyla, John Locke bilgi teorisi, hoşgörü ve siyasal meşruiyet anlayışıyla, Gottfried Wilhelm Leibniz ise rasyonel sistem kurma çabasıyla 18. yüzyıl düşüncesinin başlıca öncülleri arasında yer aldı.
Bu isimleri “rasyonalistler” ve “empiristler” diye iki kesin kampa ayırmak öğretici olduğu kadar yanıltıcı da olabilir. Aydınlanma aklı deneyin karşısına koymak yerine, çoğu kez güvenilir bilginin hangi yollarla kurulabileceğini araştırdı. Hume’un kuşkuculuğu bunun çarpıcı örneklerinden biridir: Aydınlanma aklın zaferi kadar, aklın sınırlarını araştırma tarihidir.
Aydınlanmanın Toplumsal Dünyası
Fikirler kendi başlarına dolaşmaz. Aydınlanma’nın yayılması, 18. yüzyılda bilgi üretimi ve dolaşımının maddi koşullarındaki değişimlerle yakından bağlantılıydı. Matbaa daha eskiydi; ancak basım hacminin büyümesi, kitap ticaretinin genişlemesi, süreli yayınların çoğalması ve okur çevrelerinin genişlemesi düşünsel hayatın ölçeğini değiştirdi. Broşür, gazete, dergi, ansiklopedi, sözlük, seyahat anlatısı, mektup ve eleştiri yazısı; düşüncenin dolaşım kanalları hâline geldi.
Paris salonlarında aristokratlar, yazarlar, diplomatlar ve düşünürler bir araya geliyor; Londra kahvehaneleri ticaret, politika ve edebiyatın konuşulduğu yarı kamusal mekânlara dönüşüyor; Edinburgh kulüpleri ve üniversiteleri İskoç Aydınlanmasının düşünsel ağlarını besliyor; Berlin ve Königsberg’de dergiler ile akademiler din ve felsefe tartışmalarına alan açıyordu. Bilim akademileri, öğrenilmiş cemiyetler ve mektuplaşma ağları, ulusal sınırların ötesinde bir “Cumhuriyet-i Ulema” veya Republic of Letters geleneğini genişletti.
Bu ortam, sonradan Jürgen Habermas’ın “kamusal alan” kavramıyla çözümlemeye çalışacağı tarihsel dönüşümün unsurlarından biriydi. Yine de 18. yüzyılın kamusu bugünkü demokratik kamusal alanla özdeş değildi. Katılım gelir, cinsiyet, statü ve eğitimle sınırlıydı. Kadınlar özellikle salon kültüründe etkili olsalar da siyasal yurttaşlık alanında büyük ölçüde dışarıda bırakılıyorlardı. Aydınlanma kamusu, hem yeni bir eleştiri mekânı hem de kendi toplumsal sınırlarını taşıyan bir yapıydı.
Aydınlanma Düşüncesinin Temel Eksenleri
Akıl ve Eleştiri
Aydınlanma’nın “akıl” dediği şey yalnızca soyut mantık yürütme yeteneği değildir. Daha geniş anlamda iddiaları gerekçelendirme, kanıtları karşılaştırma, gelenekleri sorgulama ve otoritenin sınırlarını tartışma yetisidir. Akıl bu yüzden eleştiriyle birlikte düşünülür. Bir kurumun eski olması onun doğru olduğunu; bir inancın yaygın olması onun kanıtlandığını; bir hükümdarın güçlü olması onun meşru olduğunu kendiliğinden göstermez.
Bu tutum, gelenek düşmanlığı anlamına gelmez. Hume gibi bazı Aydınlanma düşünürleri gelenek, alışkanlık ve tarihsel deneyimin insan yaşamındaki yerini güçlü biçimde vurgulamışlardır. Aydınlanma içindeki temel dönüşüm, geleneğin bütünüyle reddedilmesi değil, geleneğin de gerekçelendirme talebinden muaf tutulmamasıdır.
Deney, Gözlem ve Bilim
Aydınlanma bilginin yalnızca otoriteye başvurularak kurulamayacağı fikrini güçlendirdi. Gözlem, deney, karşılaştırma ve eleştiri; doğa araştırmalarının yanı sıra insan ve toplum üzerine düşünmenin de başlıca yöntemleri arasına girdi. İskoç Aydınlanmasında Hume’un “insan bilimi” arayışı, Adam Smith’in ahlak duyguları ve iktisadi davranış üzerine gözlemleri, Adam Ferguson’un sivil toplum ve tarihsel gelişme çözümlemeleri bu genişlemenin örnekleridir.
Doğal Hukuk, Haklar ve Meşruiyet
Doğada düzenli yasalar bulunabileceği fikri, hukuk ve siyasal düşüncede “doğal hukuk” ve “doğal haklar” tartışmalarıyla kesişti. John Locke’un yaşam, özgürlük ve mülkiyet üzerinde geliştirdiği siyasal düşünce; yönetimin meşruiyetini ilahî veya hanedan temelli bir ayrıcalıktan çok, yönetilenlerin hakları ve rızasıyla ilişkilendiren güçlü bir damar oluşturdu.
Bunun modern insan hakları hukukuyla bire bir aynı olduğunu söylemek anakronizm olur. 18. yüzyılın “haklar” dili kendi tarihsel sınırları içindeydi. Yine de siyasal iktidarın insanın önceden sahip olduğu bazı haklara saygı göstermek zorunda olduğu düşüncesi, sonraki anayasal ve demokratik gelişmeler için güçlü bir miras bıraktı.
Birey, Özgürlük ve Vicdan
Aydınlanma bireyi toplumdan kopuk, sınırsız çıkar peşinde koşan bir varlık olarak icat etmedi. Dönemin düşünürleri bireysel özgürlük ile toplum, ahlak ve ortak yarar arasındaki ilişki konusunda birbirlerinden farklı düşünüyordu. Locke için hakların korunması, Rousseau için özgür yurttaşların siyasal bütünlüğü, Kant için özerk ahlaki özne, Smith için ahlaki duygularla ve başkalarının bakışıyla biçimlenen insan farklı birey tasavvurlarıdır.
Ortak nokta, kişinin vicdanı ve düşüncesi üzerinde dış otoritenin sınırsız tasarruf hakkına sahip olamayacağı fikrinin güçlenmesidir. Düşünce, ifade, yayın ve inanç özgürlüğü tartışmaları bu zeminde gelişti.
Hoşgörü
Avrupa’nın mezhep çatışmaları, hoşgörüyü soyut bir erdem olmaktan çıkarıp siyasal düzenin temel sorunlarından biri hâline getirdi. Locke’un hoşgörü üzerine yazıları, Bayle’in vicdan ve yanılma hakkı üzerine düşünceleri, Voltaire’in dinî fanatizm ve adli haksızlıklar karşısındaki müdahaleleri farklı kaynaklardan beslenen bir hoşgörü kültürü yarattı.
Bununla birlikte 18. yüzyıl hoşgörüsünün sınırları bugünkü çoğulculuk anlayışından farklıydı. Hangi inançların hoşgörü kapsamına alınacağı, ateizm, Katoliklik veya kamusal düzenle din arasındaki ilişki gibi konularda düşünürler arasında ciddi ayrılıklar vardı.
İlerleme, Eğitim ve Mutluluk
Aydınlanma’yla özdeşleşen güçlü fikirlerden biri, insan toplumunun bilgi ve kurumlar yoluyla geliştirilebileceği düşüncesidir. Condorcet bu inancın en iyimser temsilcilerinden biri olurken, Rousseau bilim ve sanatların ilerlemesinin ahlaki ilerlemeyi otomatik olarak getirmediğini savunarak dönemin iyimserliğine içeriden güçlü bir itiraz yöneltti.
Eğitim, bu tartışmanın merkezindeydi. İnsan doğasının eğitilebilir olduğu kabul edildiğinde, iyi toplumun yalnızca iyi yasalarla değil, bilgiye erişim ve yurttaşların zihinsel gelişimiyle kurulabileceği düşüncesi güç kazandı. Dünyevi mutluluğun meşru bir toplumsal ve siyasal amaç olarak konuşulması da dönemin ayırt edici özelliklerinden biriydi. İnsan yaşamının değeri sadece öte dünyaya hazırlanmakla açıklanmıyor; bu dünyadaki refah, sağlık, adalet ve mutluluk da düşüncenin konusu hâline geliyordu.
Aydınlanma ve Din
Aydınlanma’yı “dine karşı aklın savaşı” olarak anlatmak, dönemin gerçek çeşitliliğini siler. Aydınlanma içinde ateistler, deistler, teistler, Hristiyan reformcular, doğal din savunucuları ve dinî dogmatizme karşı çıkan fakat inancını koruyan düşünürler yan yana bulunur.
Voltaire örgütlü dinin fanatizm ve hoşgörüsüzlük üreten biçimlerini sertçe eleştirirken Tanrı inancını bütünüyle terk etmemişti. Diderot’nun düşüncesi zaman içinde materyalizme yöneldi. Rousseau sivil din ve vicdan üzerinde kendine özgü görüşler geliştirdi. Locke hoşgörüyü dinsel inancın doğasıyla ilişkilendirdi. Kant dini ahlak ve aklın sınırları içinde yeniden düşünmeye girişti. Dolayısıyla Aydınlanma’yı ateizmle eşitlemek kadar, onu dinî düşüncenin basit bir devamı saymak da hatalıdır.
Daha kalıcı dönüşüm, dinin kamusal ve siyasal otorite üzerindeki konumunun sorgulanmasıydı. Ruhban ayrıcalıkları, sansür, mezhep baskısı ve devletin vicdan üzerindeki yetkisi tartışmaya açıldı. Bu süreç modern laiklik veya seküler devlet düzeninin aynısı değildir; fakat din ile siyasal iktidarın ilişkisini yeniden tanımlayan uzun sekülerleşme tarihinin önemli uğraklarından biridir.
Aydınlanma, Bilim ve “İnsan Bilimi”
Newton fiziğinin başarısı, 18. yüzyılda doğanın anlaşılabilirliği konusunda güçlü bir güven yarattı. Aynı güven, insan ve toplumun da gözleme, karşılaştırmaya ve tarihsel incelemeye konu olabileceği düşüncesini besledi. Ekonomi politik, nüfus araştırmaları, karşılaştırmalı hukuk, antropolojiye öncülük eden seyahat ve toplum tasvirleri, estetik ve ahlak psikolojisi bu ortamda yeni biçimler kazandı.
Ancak burada iki uyarı gerekir. Birincisi, Aydınlanma düşünürlerinin kullandığı “bilim” kavramı bugünkü akademik disiplin ayrımlarından farklıydı. Felsefe, doğa araştırması, ahlak ve siyaset çoğu zaman aynı entelektüel projenin parçalarıydı. İkincisi, doğa bilimlerindeki başarının toplum alanına aktarılması her zaman aynı sonucu vermedi. İnsan davranışının mekanik yasalara indirgenip indirgenemeyeceği, özgür iradenin yeri ve ahlakın kaynağı gibi sorunlar Aydınlanma içinde çözüme kavuşmuş değildi.
Bu nedenle Aydınlanma, “bilimin her şeyi açıklayacağı” inancından ibaret değildir. Hume’un nedensellik ve metafizik hakkındaki kuşkuları, Kant’ın insan bilgisinin sınırlarını araştırması ve Rousseau’nun ilerleme eleştirisi, hareketin kendi içinde ciddi bir öz-eleştiri kapasitesi taşıdığını gösterir.
Aydınlanma ve Siyaset
- yüzyıl siyasal düşüncesinin merkezinde meşruiyet sorusu vardı: İnsanlar neden yönetilir, iktidarın sınırı nedir ve siyasal otorite hangi koşullarda haklı sayılır?
Locke yönetimin hakları korumak için kurulduğunu ve siyasal gücün sınırsız olmadığını savundu. Montesquieu, 1748’de yayımlanan Kanunların Ruhu’nda siyasal ve hukuki kurumları iklim, gelenek, ekonomi ve toplumsal yapı ile ilişkili biçimde inceleyerek karşılaştırmalı bir siyaset düşüncesi geliştirdi; kuvvetlerin dengelenmesine ilişkin görüşleri sonraki anayasal düşünce üzerinde güçlü etki yarattı. Rousseau 1762 tarihli Toplum Sözleşmesi’nde özgürlük, egemenlik ve genel irade arasındaki ilişkiyi radikal biçimde yeniden kurdu. Beccaria hukuk ve cezanın akılcı, ölçülü ve keyfîlikten uzak olması gerektiğini savundu.
Bu fikirler Amerikan ve Fransız devrimlerinin siyasal dilinde yankı buldu. 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi doğal haklar ve yönetimin meşruiyeti konusunda Aydınlanma düşüncesinden beslenen bir dil kullandı. 1789 Fransız Devrimi, ayrıcalık, yurttaşlık, egemenlik ve haklar sorununu Avrupa tarihinin merkezine taşıdı. Fakat “Aydınlanma Fransız Devrimi’ni doğurdu” demek, hem Aydınlanma’yı hem devrimi basitleştirir. Devrimin mali kriz, sınıfsal gerilimler, devlet yapısı, siyasal temsil, kıtlık ve uluslararası rekabet gibi çok sayıda nedeni vardı. Fikirler bu tarihsel şartların içinde anlam kazandı.
Devrim sonrasındaki Terör de Aydınlanma ile siyaset arasındaki ilişkinin tartışmalı miraslarından biri oldu. Daha sonraki eleştirmenler aklın siyasal toplumu tepeden kurma iddiasının zorlayıcı sonuçlarına dikkat çekerken, Aydınlanma savunucuları keyfî şiddeti eleştirel aklın değil, onun bastırılmasının sonucu olarak gördüler. Bu tartışma sonraki iki yüzyıl boyunca sürecekti.
Aydınlanma ve Hukuk
Aydınlanma’nın en somut dönüşüm alanlarından biri ceza hukuku oldu. Cesare Beccaria’nın 1764’te yayımlanan Dei delitti e delle pene (Suçlar ve Cezalar Üzerine) adlı eseri işkenceyi, keyfî cezalandırmayı ve ölçüsüz ceza uygulamalarını eleştirdi. Ceza, intikamın değil kamusal düzenin aracı olmalı; suçla orantılı, yasayla belirlenmiş ve öngörülebilir olmalıydı.
Beccaria’nın ölüm cezasına yönelik eleştirisi de dönemi için çarpıcıydı. Bu yaklaşım modern ceza hukukunun bütün ilkelerini tek başına kurmuş değildir; fakat yasallık, orantılılık, keyfî iktidarın sınırlandırılması ve cezanın toplumsal amacı gibi konuları yeni bir açıklıkla gündeme taşıdı.
Hukuk artık hükümdarın iradesinin basit uzantısı olmaktan çıkarak, iktidarı da bağlayabilecek genel kurallar sistemi olarak düşünülmeye başladı. Hukuk devleti kavramı daha sonraki yüzyıllarda kurumsallaşacaktı; Aydınlanma bu gelişmenin düşünsel öncüllerinden birini oluşturdu.
Aydınlanma ve Ekonomi
- yüzyıl aynı zamanda ekonomi politiğin bağımsız bir araştırma alanı olarak belirginleştiği dönemdir. Fransa’daki Fizyokratlar, özellikle François Quesnay, ekonomik hayatın kendine özgü bir “doğal düzen” taşıdığını savundular ve merkantilist devlet müdahalelerinin bazı biçimlerini eleştirdiler. Ticaret, üretim, mülkiyet, nüfus ve zenginliğin kaynağı yeni bir sistematik ilginin konusu oldu.
İskoç Aydınlanması bu alanda özel bir yere sahiptir. David Hume ticaret, para ve siyasal ekonomi üzerine denemelerinde iktisadi davranışın toplumsal sonuçlarını inceledi. Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği işbölümü, piyasa, fiyat, ticaret ve ekonomik büyüme üzerine kurucu bir çalışma hâline geldi.
Smith’i “herkes kendi çıkarını düşünürse toplum kendiliğinden iyi olur” formülüne indirgemek düşüncesini çarpıtır. 1759’da yayımlanan Ahlaki Duygular Kuramı, insan davranışında sempatiyi, başkalarının yargısını, adalet duygusunu ve ahlaki özdenetimi merkeze alır. Smith’in ekonomi politiği, ahlak felsefesinden kopuk bir sınırsız bencillik öğretisi değildir. Onun düşüncesinde piyasanın işleyişi, hukuk, güven, adalet ve kurumsal düzenle birlikte ele alınır.
Aydınlanma Coğrafyaları
İngiliz ve İskoç Aydınlanması
İngiltere’de Locke ve Newton’ın mirası 18. yüzyıl boyunca büyük etki yarattı. Siyasal özgürlük, deneysel bilim, hoşgörü ve bilgi teorisi bu damarın temel başlıklarıydı. İskoçya’da ise Edinburgh ve Glasgow çevresinde Francis Hutcheson, David Hume, Adam Smith, Thomas Reid ve Adam Ferguson gibi isimler insan doğası, ahlak, estetik, tarih, ticari toplum ve kurumların gelişimi üzerine özgün bir düşünce dünyası kurdular.
İskoç Aydınlanmasının ayırt edici özelliklerinden biri, insanın yalnızca akıl yürüten değil, duygular, alışkanlıklar ve toplumsal ilişkiler içinde yaşayan bir varlık olarak ele alınmasıdır. Bu çizgi, Aydınlanma’yı “soğuk rasyonalizm” diye tanımlayan klişeyi bozar.
Fransız Aydınlanması
Fransız philosophes çevresi Aydınlanma’nın en görünür yüzünü oluşturdu. Montesquieu, Voltaire, Diderot, d’Alembert, Rousseau, Condorcet ve geniş bir yazarlar ağı; sansür, kilise, hukuk, eğitim, siyasal ayrıcalık, bilim ve sanat üzerine yoğun bir kamusal tartışma yürüttü.
Bu çevre de yekpare değildi. Rousseau, bilim ve sanatların ilerlemesine duyulan güveni eleştirdi; Voltaire siyasal olarak Rousseau’dan farklıydı; Diderot’nun materyalizme yönelen düşüncesi başka bir çizgi izledi. Fransız Aydınlanması’nın gücü, ortak bir doktrinden çok farklı fikirlerin aynı kamusal mücadele alanında karşılaşmasında aranabilir.
Alman Aydınlanması
Alman Aufklärung geleneğinde Christian Wolff, Gotthold Ephraim Lessing, Moses Mendelssohn ve Immanuel Kant öne çıkar. Akıl, din, eğitim, hoşgörü, estetik ve insanın özerkliği etrafındaki tartışmalar burada güçlü bir felsefi derinlik kazandı. Lessing’in dinsel hoşgörü ve tiyatro üzerine çalışmaları, Mendelssohn’un Yahudi Aydınlanması içindeki konumu ve Kant’ın eleştirel felsefesi farklı yönleri temsil eder.
Alman Aydınlanması, Fransız modelinin basit bir taklidi değildi. Parçalı siyasal yapı, üniversite kültürü, Protestanlık ve yerel entelektüel gelenekler ona farklı bir karakter verdi.
İtalyan ve Diğer Avrupa Merkezleri
İtalya’da özellikle Milano ve Napoli çevrelerinde hukuk, ekonomi ve yönetim reformu tartışmaları gelişti. Beccaria ceza hukuku eleştirisiyle Avrupa çapında yankı uyandırdı. Aydınlanma fikirleri Hollanda, İsviçre, İberya, Orta ve Doğu Avrupa’da da farklı toplumsal ve siyasal şartlara göre yeniden biçimlendi.
Bu coğrafi çeşitlilik, Aydınlanma’yı Paris merkezli tek bir hareket olarak görmenin yetersizliğini gösterir. 18. yüzyıl Aydınlanması, Avrupa çapında dolaşan fakat her yerde aynı biçimi almayan bir fikirler ve kurumlar ağıydı.
Encyclopédie: Bilginin Yeni Düzeni
Aydınlanma’nın simgesel eserlerinden biri, Denis Diderot ve Jean le Rond d’Alembert’nin yönetiminde hazırlanan Encyclopédie, ou Dictionnaire raisonné des sciences, des arts et des métiers’dir. Eserin ilk cildi 1751’de çıktı; proje, 17 metin ve 11 levha cildiyle 1772’ye kadar uzanan 28 ciltlik büyük bir yayın girişimine dönüştü.
Encyclopédie’yi önemli kılan yalnızca bilgi miktarı değildir. Bilgiyi nasıl düzenlediği, hangi bilgi türlerini yan yana getirdiği ve kimin bilgisine değer verdiği de önemlidir. Felsefe ve doğa bilimlerinin yanında zanaatlar, üretim teknikleri, makineler ve iş süreçleri ayrıntılı levhalarla gösterildi. Böylece el emeği ve teknik bilgi, “yüksek” teorik bilginin karşısında ikincil bir alan olmaktan çıkarılarak ansiklopedik düzenin içine alındı.
Projenin hedeflerinden biri mevcut bilgiyi toplamak, sınıflandırmak ve gelecek kuşaklara aktarmaktı; fakat bunun ötesinde bilgi düzenini değiştirme iddiası taşıyordu. D’Alembert’nin ilk ciltteki Discours préliminaire’i, bilimler ve sanatlar arasında sistematik ilişkiler kurmaya çalıştı. Bilginin kaynağı ve sınıflandırılması, teolojik bir hiyerarşinin ötesinde insan yetileri üzerinden yeniden düşünülüyordu.
Encyclopédie sansür, yasaklama ve siyasal-dinî baskılarla karşılaştı. Bu mücadele, ansiklopedinin neden Aydınlanma’nın amblemlerinden biri olduğunu açıklar: mesele yalnızca “doğru bilgi”nin ne olduğu değil, bilginin kim tarafından üretileceği, dolaşıma sokulacağı ve tartışılacağıydı.
Aydınlanma ve Kültür Sanat
Aydınlanma’nın kültür ve sanat üzerindeki etkisi, belirli bir “Aydınlanma üslubu” yaratmasından çok sanatın üretildiği, sergilendiği, tartışıldığı ve değerlendirildiği çevreleri dönüştürmesinde görülür. Saray ve kilise patronajı önemini korurken, kentli okur ve izleyici çevreleri genişledi; tiyatrolar, konserler, sergiler, salonlar ve eleştiri yazıları yeni bir sanat kamusunun oluşmasına katkıda bulundu.
Resim ve Görmenin Yeni Rejimi
Joseph Wright of Derby’nin A Philosopher Giving that Lecture on the Orrery (1766) ve An Experiment on a Bird in the Air Pump (1768) adlı tabloları Aydınlanma’nın görsel kültürünü temsil eden en çarpıcı örneklerdendir. Bilim burada soyut formüller dünyası değil, insanların bir araya gelerek gözlemlediği dramatik bir kamusal deneyimdir. Mum veya lamba ışığı bilgiyle karanlık arasındaki eski metaforu neredeyse sahne üzerinde görünür kılar. Fakat Air Pump tablosunda deneyin merkezindeki kuşun yaşadığı tehlike, bilimsel merakın ahlaki maliyetini de izleyiciye bırakır. Bu ikilik, Aydınlanma’nın ilerleme fikrini sanatın eleştirel bakışıyla karşılaştırır.
Fransa’da Rokoko’nun zarif ve aristokrat estetiği 18. yüzyıl boyunca varlığını sürdürürken, yüzyılın ikinci yarısında Neoklasisizm antik erdem, yurttaşlık, ölçü ve kamusal ahlak gibi temalarla güç kazandı. Bu değişimi Aydınlanma’nın sanata doğrudan verdiği bir talimat gibi düşünmek yanlış olur. Sanatsal üsluplar siyasal, toplumsal ve kurumsal değişimlerle daha karmaşık ilişkiler kurar. Bununla birlikte antikiteye yeni ilgi, arkeolojik keşifler, ahlak ve yurttaşlık söylemleri Neoklasik sanatın düşünsel iklimiyle Aydınlanma arasında güçlü bağlar oluşturdu.
Diderot ve Sanat Eleştirisinin Yükselişi
Denis Diderot’nun Paris Salon sergileri üzerine yazdığı eleştiriler, modern sanat eleştirisinin erken ve güçlü örnekleri arasında kabul edilir. Diderot yalnızca eserleri tarif etmiyor; kompozisyonu, duyguyu, ahlaki etkiyi, izleyicinin deneyimini ve sanatçının başarısını tartışıyordu. Sanat eseri böylece saray veya akademinin hükmüne bırakılan kapalı bir nesne olmaktan çıkıp yazılı kamusal tartışmanın konusu hâline geliyordu.
Eleştirmen figürünün yükselişi, Aydınlanma’nın kültürel dünyasındaki daha geniş değişimi gösterir: beğeni de tartışılabilir, gerekçelendirilebilir ve kamusal değerlendirmeye açılabilir bir alan hâline gelir. Bu süreç 18. yüzyıl estetik felsefesinin —Hutcheson’dan Hume’a, Burke’ten Kant’a— gelişimiyle birlikte ilerledi.
Edebiyat, Tiyatro ve Kamusal Kültür
Roman, deneme, mektup, hiciv ve felsefi anlatı Aydınlanma fikirlerinin geniş okur çevrelerine ulaşmasında büyük işlev gördü. Voltaire’in Candide’i soyut bir iyimserlik tartışmasını macera, ironi ve hiciv aracılığıyla kamusal kültürün içine taşıdı. Montesquieu’nun İran Mektupları Avrupa toplumunu yabancının bakışıyla görmeyi sağlayan edebî bir eleştiri tekniği sundu.
Tiyatro da kamusal ahlak ve toplum tartışmalarının canlı alanlarından biriydi. Lessing’in dramaturji çalışmaları, Diderot’nun tiyatro düşüncesi ve burjuva dramının gelişimi; temsil, duygu ve toplumsal hayat arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Sanat artık yalnızca iktidarın ihtişamını veya kutsal anlatıyı temsil eden bir araç değil, toplumun kendisini görüp tartışabildiği aynalardan biri hâline geliyordu.
Müzik ve Konser Kamusu
- yüzyılda müzik hayatı da yalnızca saray, kilise veya aristokrat konaklarıyla sınırlı kalmadı. Kamusal konser dizileri, abonelik sistemleri, kentli müzik çevreleri ve yayıncılık gelişti. Haydn ve Mozart’ın içinde çalıştığı dünya hâlâ güçlü patronaj ilişkilerine dayanıyordu; ancak bestecinin kamuyla, yayıncıyla ve biletli dinleyiciyle kurduğu ilişki giderek çeşitleniyordu.
Burada da Aydınlanma ile Klasik dönem müziği arasında basit bir neden-sonuç ilişkisi kurulmamalıdır. Yine de açıklık, denge, kamusallık, bireysel ifade ve kentli kültürün genişlemesi, dönemin müzik hayatını Aydınlanma’nın toplumsal iklimiyle buluşturur.
Aydınlanmanın Sınırları ve Çelişkileri
Aydınlanma evrensel insan, özgürlük ve akıl adına konuştu; fakat bu evrensellik tarihsel olarak herkes için aynı ölçüde geçerli değildi. Dönemin entelektüel mirasını ciddiye almak, başarılarını anlatmak kadar dışarıda bıraktıklarını da görmek demektir.
Kadınlar ve Yurttaşlık
- yüzyıl salonlarının önemli bir kısmı kadınlar tarafından yönetiliyor; kadın yazarlar, çevirmenler, bilim insanları ve entelektüeller düşünsel hayata katılıyordu. Buna rağmen eğitim, meslek, mülkiyet ve siyasal yurttaşlık alanlarında kadınların eşitsizliği geniş ölçüde devam etti. “İnsan” adına ilan edilen hakların çoğu pratikte erkek yurttaş üzerinden düşünülüyordu.
Olympe de Gouges, 1791’de yayımladığı Déclaration des droits de la femme et de la citoyenne ile Fransız Devrimi’nin hak dilini kadınlara doğru genişletti. Mary Wollstonecraft ise 1792 tarihli A Vindication of the Rights of Woman’da kadınların akıl yeteneğini ve eşit eğitim hakkını savunarak toplumsal eşitsizliğin doğal değil, büyük ölçüde eğitsel ve kurumsal olduğunu ileri sürdü.
Bu metinler Aydınlanma’nın dışından gelen basit reddiyeler değildi. Tam tersine, Aydınlanma’nın evrensellik iddiasını kendi mantıksal sonucuna götüren eleştirilerdi: Akıl ve özgürlük gerçekten evrenselse, neden cinsiyete göre sınırlandırılsın?
Kölelik, Sömürgecilik ve Evrensellik Sorunu
Aydınlanma çağının Avrupa’sı aynı zamanda Atlantik köle ticaretinin, plantasyon ekonomilerinin ve sömürge imparatorluklarının çağıydı. İnsanların doğal özgürlüğünden söz eden bir kültürün kölelik sistemiyle birlikte var olması, dönemin en büyük tarihsel çelişkilerinden biridir.
Bu çelişkiyi tek bir hükümle kapatmak mümkün değildir. Diderot, Adam Smith ve daha sonraki Kant gibi bazı düşünürler sömürgeciliğin ve emperyal tahakkümün çeşitli biçimlerine eleştiriler yönelttiler; kölelik karşıtı hareketler doğal haklar ve evrensel insanlık dilinden yararlandı. Öte yandan bazı Aydınlanma metinlerinde Avrupa merkezci, hiyerarşik ve daha sonra ırkçı düşünce biçimlerine kaynaklık edecek sınıflandırmalar da bulunur.
Dolayısıyla Aydınlanma ne sömürgeciliğin basit ideolojik maskesine indirgenebilir ne de sömürgecilikten bütünüyle arındırılmış evrensel bir özgürlük anlatısı olarak sunulabilir. Daha doğru soru şudur: Aydınlanma’nın evrenselcilik iddiası, kendi çağının eşitsizliklerini hangi noktalarda eleştirebildi ve hangi noktalarda onların içinde kaldı?
Aydınlanma Eleştirileri
Romantizm: Akıl Tek Başına Yeter mi?
- yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başındaki Romantik düşünce, Aydınlanma’nın bazı eğilimlerine karşı duygu, hayal gücü, doğa, tarih, gelenek ve bireysel özgünlüğü öne çıkardı. İnsan yaşamının tümüyle genel akıl ilkelerine indirgenemeyeceğini; kültürlerin ve tarihsel toplulukların kendine özgü dünyaları olduğunu savunan düşünceler güçlendi.
Fakat Romantizm ile Aydınlanma arasında mutlak bir kopuş yoktur. Rousseau hem Aydınlanma’nın merkezî figürlerinden biri hem de Romantik duyarlılığın öncülerinden sayılabilir. Aydınlanma’nın kendi içinde duygulara, estetiğe ve tarihsel farklılığa yer veren güçlü damarlar zaten vardı.
Nietzsche ve Modern Aklın Sorgulanması
- yüzyılın sonlarında Friedrich Nietzsche, Batı düşüncesinin hakikat, ahlak ve rasyonel özne anlayışlarını kökten sorguladı. Nietzsche’yi basitçe “Aydınlanma karşıtı” saymak güçtür; çünkü onun eleştirisi de yerleşik değerleri sorgulama bakımından Aydınlanma’nın eleştirel jestini radikalleştirir. Ancak aklın evrensel ve tarafsız bir hakikat düzeni kurabileceği inancına karşı geliştirdiği kuşku, 20. yüzyıl Aydınlanma eleştirilerinin önemli kaynaklarından biri oldu.
Frankfurt Okulu: Aklın Diyalektiği
Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun savaş yıllarında yazıp 1947’de kitaplaştırdığı Aydınlanmanın Diyalektiği, modern Aydınlanma eleştirisinin en etkili eserlerindendir. Onlara göre insanı korku ve mitosun egemenliğinden kurtarmayı amaçlayan akıl, yalnızca hesaplama ve araçsal denetime indirgenirse doğayı ve insanı tahakküm nesnesine çevirebilir.
Bu eleştirinin hedefi basitçe “çok fazla akıl” değildir. Sorun, amaçların kendisini tartışmayan, yalnızca en etkili araçları hesaplayan araçsal akıldır. Böyle bir rasyonalite teknik verimlilik üretebilir fakat neyin iyi, adil veya insanca olduğu sorusuna cevap vermez. Frankfurt Okulu’nun itirazı bu nedenle Aydınlanma’nın özgürleştirici vaadini terk etmekten çok, onun kendi karşıtına dönüşme ihtimalini göstermek olarak okunabilir.
Foucault: Aydınlanma Bir Tutum Olarak
Michel Foucault, modern bilgi ve iktidar kurumlarını —hapishane, hastane, klinik, disiplin, normallik— incelerken modern rasyonalitenin özgürleştirici ve denetleyici yönlerinin birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterdi. Bununla birlikte Foucault da Aydınlanma’yı basitçe reddetmedi. Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” sorusuna dönerek Aydınlanma’yı, insanın kendi güncelliğine eleştirel biçimde bakma tutumu olarak yeniden okumaya yöneldi.
Bu yaklaşım Aydınlanma tartışmasının neden hâlâ canlı olduğunu açıklar: mesele 18. yüzyıl düşünürlerinin bütün cevaplarını bugün kabul etmek değil, onların açtığı eleştirel sorgulama alanının nasıl sürdürüleceğidir.
Aydınlanma, Modernlik ve Modernite
Aydınlanma, modernlik, modernite, modernleşme, sekülerleşme ve rasyonalizasyon çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır; oysa aynı şeyi ifade etmezler.
Aydınlanma, belirli tarihsel düşünce hareketleri ve eleştirel yönelimler bütünüdür. Modernite, kabaca Avrupa’da erken modern dönemden itibaren belirginleşip dünya ölçeğine yayılan yeni siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel düzeni anlatan daha geniş bir kavramdır. Modernleşme, kurumların, ekonominin, teknolojinin ve toplumsal yapının modern denilen biçimlere doğru dönüşüm süreçlerini ifade eder. Sekülerleşme, dinin toplumsal ve kurumsal konumundaki değişmeleri; rasyonalizasyon ise özellikle daha sonraki sosyolojik kullanımında, toplumsal hayatın hesaplanabilir kurallar, uzmanlaşma, bürokrasi ve araçsal düzenleme doğrultusunda yeniden yapılanmasını açıklar.
Aydınlanma modernitenin güçlü düşünsel kaynaklarından biridir; fakat modern dünyanın tek kaynağı değildir. Kapitalizmin gelişimi, devlet oluşumu, sömürgecilik, Sanayi Devrimi, kentleşme, teknolojik değişim, küresel ticaret, savaşlar ve toplumsal hareketler modernliği şekillendiren başka büyük kuvvetlerdir.
Bu ayrım önemlidir. Aydınlanma’nın fikirlerini modern dünyanın bütün sonuçlarından doğrudan sorumlu tutmak da, modern dünyanın bütün kazanımlarını Aydınlanma’ya mal etmek de tarihsel karmaşıklığı kaybettirir.
Osmanlı–Türk Düşüncesine Uzanan Hat
Aydınlanma Avrupa’da ortaya çıkmış bir tarihsel hareket olmakla birlikte fikirleri Avrupa sınırlarında kalmadı. Çeviri, diplomasi, ticaret, eğitim, askerî reform, basın ve uluslararası düşünsel dolaşım yoluyla farklı toplumlarda yeni bağlamlara taşındı. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu aktarımın tarihi tek bir başlangıç anına indirgenemez.
- yüzyılda matbaa, askerî-teknik yenilikler ve Avrupa’yla artan diplomatik temas; 19. yüzyılda yeni eğitim kurumları, tercüme faaliyetleri, gazetecilik ve Tanzimat reformları Batı Avrupa’daki bilimsel ve siyasal düşüncelerle ilişkinin ölçeğini genişletti. 1839’da başlayan Tanzimat dönemi, devletin hukuk, yönetim, eğitim ve yurttaşlık meselelerini yeni bir reform diliyle ele aldığı başlıca eşiklerden biriydi. 19. yüzyılın ikinci yarısında anayasal düşünce, pozitivizm, özgürlük, ilerleme ve bilim kavramları Osmanlı entelektüel hayatında farklı gruplarca tartışıldı.
Ancak bu süreci “Avrupa aydınlandı, Osmanlı daha sonra Aydınlanmayı aldı” biçiminde tek yönlü bir aktarım hikâyesi olarak anlatmak yetersizdir. Osmanlı dünyasının kendi bilim, hukuk, eğitim, din ve siyaset gelenekleri vardı; Avrupa kaynaklı düşünceler bu yerleşik yapıların içinde seçildi, çevrildi, tartışıldı ve yeniden anlamlandırıldı. Ayrıca tarihçiler arasında 18. yüzyıldan itibaren ayrı bir **“Osmanlı Aydınlanması”**ndan söz edilip edilemeyeceği konusunda görüş birliği yoktur.
Tanzimat, Meşrutiyetler ve Cumhuriyet döneminde akıl, bilim, eğitim, yurttaşlık, laiklik ve çağdaşlaşma tartışmaları yeni biçimler aldı. Cumhuriyet’in “muasır medeniyet” hedefi de bu uzun modernleşme çizgisi içinde değerlendirilmelidir. Fakat Türk Aydınlanması, kendi tarihsel koşulları, kurumları ve tartışmalarıyla ayrı bir sözlük maddesini gerektirecek kadar geniş bir konudur.
Aydınlanma’nın Bugünkü Mirası
Aydınlanma’dan günümüze doğrudan ve kesintisiz bir miras çizgisi çekmek mümkün değildir. 18. yüzyıldan bu yana savaşlar, devrimler, sömürgecilik, milliyetçilik, totaliter rejimler, toplumsal hareketler, bilimsel dönüşümler ve teknolojik devrimler modern dünyanın kurumlarını defalarca değiştirdi. Yine de bazı temel sorular Aydınlanma tartışmasının içinden bugüne ulaşmıştır.
Bir iddia hangi gerekçeyle doğru sayılır? Devletin yetkisi nerede sona erer? İnanç ile kamusal hukuk arasındaki ilişki nasıl kurulmalıdır? Bir insanın sırf insan olduğu için sahip olduğu haklardan söz edilebilir mi? Bilimsel bilginin toplumsal otoritesi neye dayanır? Eğitim bireysel ve toplumsal özgürlüğü nasıl etkiler? Kamusal tartışma hangi koşullarda gerçekten özgürdür? İlerleme teknik kapasite artışından mı ibarettir, yoksa ahlaki ve siyasal ölçütler de gerektirir mi?
Bilimsel yöntemin kurumsal itibarı, düşünce ve vicdan özgürlüğü, hukuk önünde eşitlik ideali, anayasal yönetim, kamusal eleştiri, eğitim hakkı ve demokratik yurttaşlık bugün 18. yüzyıldaki biçimleriyle yaşamaz. Fakat bu kurumların gerekçelendirilmesinde Aydınlanma’nın açtığı düşünsel alanın izi sürülebilir.
Jürgen Habermas’ın modernliği “tamamlanmamış bir proje” olarak düşünmesi bu mirasın bir yorumudur. Ona göre modern aklın başarısızlıkları, akıldan vazgeçmeyi değil, aklın iletişimsel ve eleştirel imkânlarını daha iyi kurmayı gerektirir. Buna karşılık postkolonyal, feminist ve postmodern eleştiriler evrensellik iddiasının kimin deneyimini “evrensel” saydığı sorusunu gündemde tutar.
Bu gerilim Aydınlanma’nın güncelliğinin belki de en sağlam göstergesidir. Aydınlanma, artık tartışmasız kabul edilecek tamamlanmış bir miras değil; kendi ilkeleriyle sürekli yeniden sınanan bir düşünsel alandır.
Kısa Bir Değerlendirme
Aydınlanma’nın büyüklüğü, bütün düşünürlerinin aynı şeyi söylemesinde değildir. Tam tersine, kendi içindeki anlaşmazlıklar onun düşünsel zenginliğinin parçasıdır. Locke’un doğal hakları ile Rousseau’nun genel iradesi, Hume’un kuşkuculuğu ile Kant’ın eleştirel felsefesi, Voltaire’in hoşgörü mücadelesi ile Diderot’nun materyalizmi, Smith’in ticari toplum çözümlemesi ile Rousseau’nun medeniyet eleştirisi tek bir doktrinin altına kolayca yerleştirilemez.
Aydınlanma’nın kalıcı katkısı da bütün sorulara doğru cevap vermiş olmasında aranamaz. Kendi çağının cinsiyet, sınıf, kölelik, sömürgecilik ve Avrupa merkezcilik sınırlarını taşımış; kimi düşünürler bu sınırları aşmaya çalışırken kimileri onların içinde kalmıştır. Aydınlanma’nın sonraki eleştirileri, bu nedenle ona dışarıdan eklenmiş notlar değil, mirasının nasıl okunacağını belirleyen asli tartışmalardır.
Yine de 18. yüzyılda güçlü biçimde yerleşen bir talep modern düşüncenin merkezinde kalmıştır: düşünce, kurum, gelenek ve iktidar, sırf var oldukları için haklı sayılamaz; kendilerini gerekçelendirmek zorundadır. Bilim kanıtla, siyaset meşruiyetle, hukuk adaletle, kamusal otorite eleştiriyle karşılaşır.
Aydınlanma’nın hâlâ yaşayan tarafı, belki de hazır cevaplarından çok bu gerekçelendirme zorunluluğudur. Kendi aklını kullanma çağrısı, bir otoriteyi başka bir otoriteyle değiştirmekten çok, hiçbir otoriteyi eleştiri ve açıklama yükümlülüğünden bütünüyle muaf tutmamayı ifade eder.
İlgili Maddeler
Akıl Bilimsel Devrim Rasyonalizm Ampirizm Hümanizm Rönesans Deformasyon Doğal Hukuk Toplum Sözleşmesi Özgürlük Eşitlik Hoşgörü Sekülerleşme Laiklik Modernite Modernleşme Kamusal Alan Ansiklopedi Encyclopédie Neoklasisizm Romantizm Fransız Devrimi Amerikan Devrimi İnsan Hakları Türk Aydınlanması
Disiplinler
Birincil disiplinler:
Felsefe Tarih Siyaset Bilimi Kültür Sanat
İkincil ilişkili disiplinler:
Sosyal Bilimler Sosyoloji Ekonomi ve İktisat Estetik Edebiyat Resim Müzik

