Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnız hazinesindeki para, toprağındaki maden, limanındaki gemi, fabrikasındaki üretim değildir. Olamaz. Bunlar elbette önemlidir. Ama insanın dünyayı okuma biçimi zayıfsa, kurum kurma becerisi gelişmemişse, estetik duygusu incelmemişse, ortak yaşama adabı yerleşmemişse, kitapla, sanatla, bilimle ve tarih bilinciyle bağı zayıfsa o toplumun zenginliği uzun süre ayakta kalamaz.
Kültürel sermaye, bir toplumun aklında, zevkinde, hafızasında, kurumlarında ve gündelik davranışlarında biriken görünmeyen servettir. Bilgiye, sanata, eğitime, tarihe ve ortak yaşama ne kadar derinlikli bakabiliyorsak, sahip olduğumuz maddi imkânları da o ölçüde kalıcı değere dönüştürebiliriz.
Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, bu konuyu anlamak için sağlam bir düşünsel zemin sunar. Bourdieu kültürel sermayeyi üç biçimde ele alır. İlki, insanın içine yerleşen bilgi, dil, zevk, tavır, görgü ve kavrayıştır. İkincisi, kitaplar, sanat eserleri, müzeler, kütüphaneler ve kültür varlıkları gibi somut birikimlerdir. Üçüncüsü ise diploma, unvan ve sertifika gibi kurumlar tarafından tanınan eğitim göstergeleridir.
Bu yüzden kültürel sermaye yalnız “çok kitap okumak” değildir. İnsanın neyi nasıl okuduğu, nasıl konuştuğu, neye değer verdiği, neyi ayırt edebildiği, bir eserin, bir fikrin ya da tarihsel bir olayın arkasındaki derinliği görebilip göremediğidir.
Dünyanın son iki yüz yıllık hikâyesine bakınca tablo çok çarpıcıdır. 1820’de dünyada 15 yaş üstü her 10 kişiden yalnız 1’i okuma yazma biliyordu. Bugün küresel okuryazarlık oranı yaklaşık yüzde 87’ye çıktı. UNESCO’ya göre gençlerde küresel okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 93’e ulaştı. Bu büyük ilerleme bize şunu söylüyor. Kültürel sermayenin ilk kapısı artık yalnız seçkinlere açık değil. Ama o kapıdan içeri girip derinleşmek hâlâ her toplumun kendi meselesidir.
Dünya kültürel sermayeyi dört büyük dalgayla büyüttü.
İlk dalga, matbaa, kitap ve okuryazarlık dalgasıydı. Bilgi saraydan, kiliseden, medreseden, manastırdan yavaş yavaş topluma yayıldı. İkinci dalga, kamusal eğitim dalgasıydı. Modern devletler okulu yalnız bilgi aktaran yer değil, yurttaş yetiştiren kurum olarak gördü. Üçüncü dalga, kitle kültürüydü. Radyo, sinema, televizyon, plak ve gazete milyonlarca insanı aynı kültürel havuza bağladı. Dördüncü dalga ise dijital kültür dalgası oldu. Bugün bilgiye erişim kolaylaştı, fakat hakikati ayırt etmek zorlaştı.
Artık kültürel sermaye yalnız kitap okuma meselesi değildir. Dijital okuryazarlık, medya okuryazarlığı, estetik okuryazarlık, tarih okuryazarlığı ve eleştirel düşünme becerisi de bu sermayenin parçasıdır.
Bugün kültür aynı zamanda büyük bir ekonomidir. UNESCO, kültür ve yaratıcı endüstrilerin yıllık küresel değerini 4,3 trilyon dolar, küresel ekonomideki payını yüzde 6,1, istihdamını ise yaklaşık 30 milyon kişi olarak veriyor. Bu rakam tek başına bile kültürün “boş zaman işi” olmadığını gösterir. Kültür ekonomi, şehir kalitesi, eğitim, diplomasi, turizm, inovasyon ve toplumsal dayanıklılık meselesidir.
Bizdeki görünüm ise büyük sıçrama, eksik derinleşme şeklindedir. Bu bağlamda Türkiye’nin kültürel sermaye hikâyesi birkaç büyük kırılmayla okunabilir. Ama bu kırılmaları yalnız başarı çizgisi gibi görmek doğru olmaz. Her dönem yeni imkânlar açtı, aynı zamanda kendi zaaflarını da üretti.
İlk kırılım, Cumhuriyet’in kurucu kültür hamlesiydi. Türkiye’nin önündeki mesele yalnız devlet kurmak değildi. O devleti taşıyacak insanı yetiştirmekti.
Cumhuriyet’in başlangıcında okuryazarlık hayati bir konuydu. Harfle, kitapla, gazete ile, okul ile buluşmamış geniş bir toplumdan bilim, sanat, hukuk, yurttaşlık ve modern kurum hayatı beklemek pek mümkün değildi. Önce insanın dünyayı okuyabilmesi gerekiyordu. Çünkü harf yalnız sesin işareti değildir. Harf, insanın dünyaya açılan kapısıdır. Gazete gündemi, kitap derinliği, okul yöntemi, kütüphane sürekliliği, öğretmen ise bütün bunların insandaki karşılığıdır.
Bu yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitim hamlesi yalnız teknik bir okuma yazma seferberliği olarak görülmemelidir. Harf Devrimi, öğretmen okulları, Halkevleri, kütüphaneler, müzeler, konservatuvarlar ve sanat kurumları aynı büyük fikrin parçalarıydı. Amaç yalnız okuryazar insan yetiştirmek değildi. Düşünen, tartışan, üreten, sahneye çıkan, resme bakan, müzik dinleyen, tarihini araştıran, dilini geliştiren ve kendini yurttaş olarak gören insanı yetiştirmekti.
Türkiye’nin bu hikâyesinde Atatürk’ü yalnız bir asker ya da yalnız bir devlet kurucusu olarak okumak eksik kalır. Atatürk aynı zamanda çok güçlü bir kültürel sermaye kurucusudur. Çünkü onun meselesi yalnız devleti kurtarmak değildi. O devlete insan, kurum, zevk, seviye, düşünce ve yön kazandırmaktı.
Bunun çok anlamlı bir örneği daha Cumhuriyet ilan edilmeden görülür. Ankara’nın başkent oluşunun hemen ertesi günü, 14 Ekim 1923 Pazar günü Ankara Türk Ocağı salonlarında Birinci Ankara Resim Sergisi açılır. Ankara yeni başkent olmuştur. Cumhuriyet ise henüz ilan edilmemiştir. Böyle bir zamanda resim sergisi açmak basit bir kültür etkinliği değildir. Yeni devletin neye talip olduğunu gösteren sessiz ama güçlü bir bildiridir.
Aynı yılın Temmuz ayında İstanbul’daki Galatasaray Sergisi’ni Gazi Mustafa Kemal adına Hamdullah Suphi Bey gezmiş ve üç tablo satın almıştır. Yani mesele yalnız “sanata güzel söz söylemek” değil, sanatçının emeğine fiilen değer vermektir.
Cumhuriyet’in müzik hamlesi de aynı çizgidedir. 1924’te Ankara’da Mûsikî Muallim Mektebi kurulur. Bu, Cumhuriyet’in müzik eğitimi alanındaki ilk büyük kurumsal adımıdır. Sonraki yıllarda mesele yalnız müzik öğretmeni yetiştirmekle sınırlı görülmez. Müzik ve sahne sanatlarını kapsayan daha bütünlüklü bir kurum fikri gelişir. Paul Hindemith’in raporları, Carl Ebert’in tiyatro ve opera pedagojisi, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın doğuşu, ardından müzik, tiyatro, opera ve bale alanlarını kapsayan kurumsal yapı bu uzun çizginin parçasıdır.
Atatürk ve tiyatro meselesi de böyle okunmalıdır. Cumhuriyet tiyatroyu yalnız eğlence saymadı. Tiyatroyu dil, beden, temsil, yurttaşlık ve düşünme terbiyesi olarak gördü. Halkevleri bu bakımdan özel bir yere sahiptir. Dil, edebiyat, güzel sanatlar, temsil, kütüphane, tarih ve müze çalışmalarıyla kültürün yalnız Ankara ve İstanbul’da değil, Anadolu’nun farklı yerlerinde de canlı tutulması amaçlandı.
Elbette Cumhuriyet reformları devlet eliyle yürütüldü. Çünkü ortada savaştan çıkmış, yoksul, okuryazarlığı sınırlı, kurumları yıpranmış, imparatorluk bakiyesi bir toplum vardı. Böyle bir yerde kültürel sermaye kendiliğinden oluşmaz. Okul kurarsınız. Harf öğretirsiniz. Kütüphane açarsınız. Konservatuvar kurarsınız. Sanatçıyı desteklersiniz. Kadını kamusal hayata çıkarırsınız. Çocuğu köyden alıp okulla buluşturursunuz.
Asıl soru şudur. Aşağıda o sermayeyi taşıyacak zemin yeterince oluşmamışsa, yukarıdan atılan ilk kurucu adımlar olmadan toplum nasıl ayağa kalkacaktır?
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde eleştirdiği şey kör taklit, bürokratik şekilcilik ve ruhsuz modernleşmedir. Bu eleştiri değerlidir. Ama Atatürk’ün kültür hamlesini yalnız bu eleştirinin içine sıkıştırmak haksızlık olur. Çünkü Atatürk’ün yaptığı iş şekil değiştirmekten ibaret değildi. Bir millete düşünme, üretme, temsil etme, sahneye çıkma, dünyayla konuşma ve kendini yeniden kurma imkânı açmaktı.
Üstelik bunu 57 yıllık bir ömre sığdırdı. 1881’de doğdu, 1938’de hayata veda etti. Bu kısa ömre savaşlar, Millî Mücadele, Cumhuriyet, hukuk, eğitim, dil, tarih, kadın hakları, sanayi, tarım, sanat ve kültür kurumları sığdı. Bu tablo karşısında asgari adalet duygusu bize şunu söyletmelidir. Atatürk yalnız eleştirilecek bir tarihsel figür değildir. Önce hakkı teslim edilecek büyük bir kurucu akıldır.
Tarihte benzer büyük modernleşme örnekleri elbette vardır. Petro, Rusya’yı Batı karşısında geri kalmışlıktan çıkarıp ekonomi, ticaret, eğitim, bilim, kültür ve dış politika alanlarında büyük bir dönüşüm başlatan liderlerden biridir. Meiji Japonya’sı da modernleşme ve kurum kurma bakımından güçlü bir örnektir. Ama Atatürk’ün farkı şuradadır. O yalnız modernleştirici değildir. Aynı zamanda işgalden çıkmış bir milleti yeniden ayağa kaldıran, imparatorluk enkazından bağımsız Cumhuriyet kuran, sonra da o Cumhuriyet’e kültürel yön veren bir liderdir. Bu birleşim, dünya tarihinde çok az kişide görülür.
İkinci kırılım, kültürün Anadolu’ya yayılma çabasıydı. Halkevleri, Halkodaları, Köy Enstitüleri, öğretmenler, yerel konferanslar, tiyatro ve kütüphane çalışmaları kültürü merkezden taşraya taşımaya çalıştı. Öğretmen yalnız ders anlatan kişi değildi. Kitap taşıyan, ufuk açan, köyde ve kasabada kültürel hayatı canlandıran bir öncüydü. Fakat bu dalganın en büyük zaafı süreklilik sorunu oldu. Başlayan pek çok değerli iş, siyasal gerilimler ve kurumsal hafıza eksikliği nedeniyle kalıcı bir düzene dönüşemedi.
Üçüncü kırılım, şehirleşme ve kitle kültürüydü. 1950’lerden sonra göç, radyo, gazete, sinema ve televizyon toplumun ortak hafızasını değiştirdi. Kültür daha geniş kitlelere ulaştı. Yeşilçam, mizah dergileri, halk müziği, arabesk, televizyon ve gazete köşeleri toplumsal duyguyu görünür kıldı. Ama burada da ciddi bir risk doğdu. Kültür yaygınlaştı, fakat her zaman derinleşmedi. Piyasa, reyting ve hızlı tüketim estetik seviyeyi çoğu zaman aşağı çekti.
Dördüncü kırılım, yükseköğretim ve dijitalleşme dönemidir. Üniversite sayısı arttı, kültür merkezleri çoğaldı, müzelere erişim yükseldi, dijital dünya bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı. Bu büyük bir imkândır. Fakat erişim derinlik değildir. Üniversite binası çoğalabilir, ama üniversite ruhu aynı hızla gelişmeyebilir. Diploma artabilir, ama kavrayış artmayabilir. Dijital dünya bilgiye kapı açarken manipülasyon, algı yönetimi, yüzeysellik ve dikkat dağınıklığını da büyüttü.
Bu dört kırılım bize şunu gösteriyor. Türkiye harfle tanıştı, kurum kurdu, kültürü yaymaya çalıştı, sonra kitle iletişimi ve dijital çağla büyük bir görünürlük kazandı. Ama bugün asıl soru hâlâ önümüzde duruyor.
Sayılar artarken seviye yükseliyor mu? Erişim çoğalırken kavrayış derinleşiyor mu? Diploma yaygınlaşırken düşünme gücü artıyor mu? Kültür görünür olurken gerçekten içselleşiyor mu?
Kültürel sermayenin asıl sınavı burada başlar.
Türkiye’de kültür çoğu zaman etkinlik olarak var, ama alışkanlık olarak zayıf. Kurum olarak var, ama davranış olarak eksik. Diploma olarak var, ama derin kavrayış olarak kırılgan. Müze ziyareti artıyor, ama kültürel mirasa gündelik saygı hâlâ sorunlu. Daha geçen gün bir tarihi çeşmeyi yıkıp yenisini yaptıran muhtarı duyduk. Üniversite mezunu artıyor, ama eleştirel okuma ve incelikli tartışma kültürü aynı hızla büyümüyor.
Burada mesele yalnız devletin ne yaptığı değildir. Ailenin, okulun, belediyenin, meslek odasının, sanayi kuruluşunun, STK’nın, sanatçının, aydının ve yurttaşın ne yaptığıdır.
Bugün bir STK başkanı, bir meslek odası yöneticisi, bir sanayici, bir belediye yöneticisi, bir okul müdürü ya da bir şirket sahibi kendine basit bir soru sorabilir.
Benim odamda, ofisimde, toplantı salonumda, evimde kaç sanat eseri var? Duvarımda yalnız sertifika, plaket ve logolar mı asılı? Yoksa yaşayan bir sanatçının emeği, bir resim, bir gravür, bir fotoğraf, bir heykel, bir özgün baskı da var mı?
Bu küçük soru önemlidir. Çünkü kültürel sermaye büyük konferanslarla değil, küçük alışkanlıklarla büyür. Bir evde bir tablo varsa, çocuk ona bakar. Bir ofiste iyi bir eser varsa, çalışan onunla karşılaşır. Bir kurum toplantı salonuna yalnız led ekran değil, nitelikli bir sanat eseri koyarsa, kendi seviyesine dair sessiz bir işaret verir.
Her kurumun, her ailenin, her iş insanının bir sanat eseri edinmeyi düşünmesi bu yüzden lüks değil, kültürel sorumluluktur.
Peki, rakamlar ne söylüyor? Türkiye’de 2024’te kültür harcamaları yüzde 83,3 artarak 408 milyar 339 milyon TL’ye çıktı. Kültür harcamalarının GSYH’ye oranı yüzde 0,9 oldu. Kültürel istihdam ise 957 bin kişiye ulaştı ve toplam istihdam içindeki payı yüzde 2,9 olarak kayıtlara geçti.
Bu rakam büyüme işareti taşıyor, ama tek başına yeterli değildir. Avrupa Birliği’nde genel devletin “rekreasyon, kültür ve din” başlığındaki harcaması 2023’te 201 milyar avro ve GSYH’nin yüzde 1,2’sidir. Macaristan’da bu oran yüzde 2,6, Estonya ve Hırvatistan’da yüzde 2,0, Finlandiya’da yüzde 1,7, Danimarka ve Fransa gibi ülkelerde yüzde 1,5 düzeyindedir.
Bu göstergeler Türkiye’deki yüzde 0,9 ile birebir aynı ölçüm kalemine karşılık gelmez. Biri toplam kültür harcaması, diğeri genel devletin daha geniş bir işlevsel harcama kalemidir. Yine de bize bir fikir verir. Türkiye kültüre daha fazla kaynak ayırmalı, ama daha önemlisi ayırdığı kaynağın niteliğini yükseltmelidir.
Çünkü kültürde asıl mesele yalnız para miktarı değildir. Harcanan paranın neye dönüştüğüdür. Bir konser mi yapıldı, yoksa yeni bir dinleyici kuşağı mı oluştu? Bir sergi mi açıldı, yoksa sanatçıyla toplum arasında kalıcı bir bağ mı kuruldu? Bir bina mı yapıldı, yoksa yaşayan bir kültür kurumu mu doğdu? Bir festival mi düzenlendi, yoksa şehirde kültürel hafıza mı güçlendi?
Kültürel sermayenin baş aktörlerinden biri sanatçıdır. Ama burada da dürüst konuşmak gerekir. Sanatçının sanat olarak sunduğu her şey gerçekten sanat mıdır?
Elbette sanatın sınırlarını dar bir çerçeve içinde çizmek doğru değildir. Sanat özgürlük ister. Deney ister. Risk ister. Ama özgürlük, emeksizliği otomatik olarak sanat yapmaz. Her üretim kıymetlidir, fakat her üretim sanat eseri değildir. Her resim yapanı ressam, her şiir yazanı şair, her sahneye çıkanı sanatçı sayamayız. Sanatçı olmak yalnız üretmek değil, derinleşmek, çalışmak, kendi dilini kurmak, zamana dayanacak bir iz bırakmak ve insanın iç dünyasına dokunmaktır.
Sanat dünyasının da kendi içine zaman zaman dikkatle bakması gerekir. Elbette gerçek sanatçıyı, emeğini ciddiye alan, başkasının üretimine saygı duyan, gençleri destekleyen ve sanatın ortak hafızasına katkı sunan insanları bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Onlar zaten kültürel sermayenin taşıyıcılarıdır.
Fakat her alanda olduğu gibi sanat çevrelerinde de zaman zaman birbirini yeterince görmeme, emekleri uzaktan seyretme, gruplaşma ya da eleştiriyi kişisel mesele haline getirme gibi zayıflıklar yaşanabiliyor. Bunu kuru bir eleştiri olarak değil, iyileştirici bir hatırlatma olarak söylemek gerekir. Kültürel sermaye yalnız izleyicinin sanatçıya ilgisiyle büyümez; sanatçının sanatçıya gösterdiği saygı, merak ve dayanışmayla da büyür. Birbirinin sergisine giden, emeğini gören, gençleri yüreklendiren, eleştiriyi olgunlukla karşılayan bir sanat ortamı yalnız kendi çevresini değil, şehrin kültürel seviyesini de yükseltir.
Sanatçı özgürdür, ama sorumsuz değildir. Sanatçı kırılgandır, ama yalnız kendi kırgınlığına kapanamaz. Sanatçı ayrıksıdır. Yani dünyaya herkesin baktığı yerden bakmakla yetinmez. Görülmeyeni sezer, söylenmeyeni duyar, alışılmış olanın içindeki çatlağı fark eder. Ama bu ayrıksılık, topluma tepeden bakmak ya da kendi içine kapanmak anlamına gelmez. Tam tersine, sanatçının değeri biraz da kendi iç dünyasındaki derinliği başkalarının hayatına dokunabilir hale getirmesindedir.
Sanatçı toplumdan tamamen koparsa etkisini yitirir. Kültürel sermaye sanatçının yalnız eserinde değil, duruşunda, cömertliğinde, merakında ve başkalarının emeğine gösterdiği saygıda da oluşur.
Türkiye’de kültür alanının en büyük eksiklerinden biri de gösteri ile içselleştirme arasındaki farktır. Bir etkinlikte ön sırada oturmak, açılışta kurdele kesmek, sosyal medyada sanatsever görünmek kültürel sermaye için yeterli değildir. Asıl mesele, kültürü gündelik kararların içine katmaktır.
Bir STK yöneticisi gerçekten sanatseverse bunu kendi bütçesinde gösterir. Bir meslek odası gerçekten kültürel sermaye sahibiyse bunu üyelerine sunduğu programlarda gösterir. Bir iş insanı gerçekten kültürden yanaysa bunu yalnız açılış konuşmasında değil, kurumunun duvarında, çalışanına sunduğu kültürel imkânda, yerel sanatçıya verdiği destekte, şehrin kültür hayatına katkısında gösterir.
Kültürel sermaye gösterilecek bir rozet değil, yaşanacak bir reflekstir.
Bütün eksiklerine rağmen Türkiye çok güçlü kültürel değerler yetiştirmiştir. Bunu unutmamak gerekir. Çünkü bir toplum kendini yalnız eksikleriyle okursa özgüvenini kaybeder. Yalnız övgüyle okursa da gerçeği kaybeder.
Osman Hamdi Bey, müzecilik ve resim alanında kurucu bir eşik açtı. İbrahim Çallı ve kuşağı, modern Türk resminin yaygınlaşmasına katkı verdi. Ahmet Hamdi Tanpınar, zaman, hafıza ve modernleşme gerilimini edebiyatın derin alanına taşıdı. Sabahattin Ali, insanın yalnızlığını ve toplumsal adaletsizliği yalın ama sarsıcı bir dille anlattı. Sabahattin Eyüboğlu, Anadolu hümanizmasını, halk kültürünü ve dünya kültürünü aynı sofraya oturtmaya çalıştı. Aziz Nesin, mizahı yalnız güldüren değil, toplumu aynaya baktıran bir akıl haline getirdi. Yaşar Kemal, Çukurova’dan evrensel insanlık destanı çıkardı. Nâzım Hikmet, Türkçenin ritmini dünya şiirinin büyük damarına bağladı. Âşık Veysel, halk irfanını sade bir sazla insanlık bilgisine dönüştürdü. Neşet Ertaş, bozlakta insanın yarasını ve vakarını taşıdı.
Cemal Reşit Rey, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses çok sesli müzikte Cumhuriyet’in kurucu damarını besledi. Semiha Berksoy, Muhsin Ertuğrul, Yıldız Kenter, Haldun Taner, Metin And, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Füreya Koral, Suna Kan ve adını burada tek tek sayamadığımız nice insanımız bu ülkenin kültürel hafızasına tuğla koydu.
Bu halkaya müzik alanından da güçlü adlar eklenmelidir. İdil Biret, çocuk yaşta başlayan olağanüstü müzik yolculuğuyla Türkiye’nin dünya sahnesindeki en saygın piyanistlerinden biri olmuş; klasik müzikte disiplinin, derinliğin ve sürekliliğin simgelerinden biri haline gelmiştir. Rengim Gökmen, orkestra şefliği, kurum yöneticiliği ve sanat eğitimi alanındaki çalışmalarıyla Türkiye’de çok sesli müzik kültürünün kurumsal hafızasına önemli katkılar sunmuştur. Fazıl Say ise besteci ve piyanist kimliğiyle Türkiye’nin çağdaş müzik dilini dünyaya taşıyan, geniş kitlelerle klasik müzik arasında yeni temas kanalları açan güçlü bir sanatçıdır.
Ama kültürel sermaye yalnız ismi öne çıkmış büyük adlardan ibaret değildir. Bugün gözümüzün önünde duran, kimi hâlâ üreten, kimi yakın zamanda aramızdan ayrılmış önemli değerleri de görmek gerekir. Hasan Pekmezci ve Güler Akalan, sanatçı ve eğitimci kimlikleriyle resim ve özgün baskı alanında kuşaklar üzerinde iz bırakan iki önemli isimdir. Burhan Akçin, Kocaeli’de tiyatroyu yalnız sahne etkinliği değil, kent belleğine ve çocukların dünyasına dokunan kalıcı bir kültür emeği olarak büyütmüştür. Muhammet Şengöz, karikatür ve baskıresim üzerinden toplumun hafızasını, ironisini ve gündelik hayatını çizgiyle görünür kılan sanatçılardandır. Ruşen Hakkı, şiir, yazı ve gazetecilikle İzmit’in kültürel belleğinde yer etmiş bir kent değeridir. Cazim Gürbüz ise yazı, düşünce ve edebiyatla kurduğu bağla düşünce ve kültür hayatına emek vermiş değerli isimlerden biri olarak anılmalıdır.
Kocaeli özelinde yerel hafızanın kurumsal tarafında Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin emeğini ayrıca görmek gerekir. Süreyya Temel’in dekan olarak, İsmail Keskin’in ise grafik, baskıresim ve görsel iletişim alanındaki birikimiyle fakülteye ve şehrin sanat ortamına sunduğu katkılar ve diğer tüm hocaların emeği değerlidir. Çünkü bir güzel sanatlar fakültesi yalnız diploma veren bir kurum değildir. Gençlerin bakışını, elini, estetik duygusunu ve üretme cesaretini büyüten bir kültür ocağıdır.
Tam da bu yüzden KOÜ Güzel Sanatlar Fakültesi’nin şehir merkezinden koparılması yalnız idari bir taşınma kararı gibi görülemez. Elbette güvenli bina ihtiyacı tartışmasızdır. Ancak çözüm, fakülteyi merkezin dışına taşımak değil; güvenli, çağdaş ve şehirle iç içe bir yapıda yaşatmaktır.
Güzel sanatlar fakültesi şehir merkezinde olmalıdır. Çünkü sanat eğitimi yalnız sınıfta yapılmaz. Sokakla, insanla, sergiyle, sahneyle, esnafla, çocukla, kent belleğiyle temas ederek güçlenir. Fakülte merkezde kaldığında yalnız öğrenciler değil, şehir de öğrenir, incelir ve zenginleşir. Bu mesele birkaç bölümün yer değişikliği değildir. Kocaeli’nin kültürel sermayesine sahip çıkma meselesidir.
Bu halkaya Kocaeli’de klasik müzik kültürünün güçlenmesine emek veren Revnak Yengi’yi de eklemek gerekir. Konservatuvar yöneticiliği, orkestra şefliği ve öğrencilerle kurduğu eğitim bağıyla, şehrin çok sesli müzikle daha güçlü bir ilişki kurmasına katkı sunmaktadır. Çünkü konservatuvar yalnız ders yapılan yer değildir. Bir şehrin kulağını, estetik duygusunu ve sahne terbiyesini incelten kültür ocağıdır.
Kültürel sermayenin bir başka yüzü de sporda görünür. İzmit’in yetiştirdiği Haldun Alagaş, dünya ve Avrupa şampiyonluklarıyla yalnız başarılı bir sporcu değil; disiplin, çalışma ahlakı ve temsil gücüyle gençlere örnek olmuş bir şehir değeridir. Çünkü kültürel sermaye yalnız kitapta, sahnede ve galeride değil; emekte, karakterde ve örnek insan hikâyelerinde de birikir.
Burada asıl mesele isim saymak değildir. Asıl mesele değer bilmektir. Bir toplum yalnız tarih olmuş büyük figürlerini değil, kendi döneminde yaşayan, üreten, öğreten, sahneye çıkan, yazan, çizen, yöneten, spor yapan, gençlere dokunan ve iz bırakan insanları da fark ettiğinde kültürel olarak olgunlaşır.
Bir toplum değerini bilmediği insanlarla yükselemez. Her kuşağın görevi, önceki tuğlanın üstüne yeni bir tuğla koymaktır. Biz ise çoğu zaman her gelenin önceki tuğlayı söküp kendi tuğlasını koymaya çalıştığı bir kısır döngü yaşıyoruz. Böyle olunca duvar yükselmiyor. Hep bir iki tuğla seviyesinde kalıyoruz. Tarihsel süreklilik dediğimiz şey, eskiye kör bağlılık değildir. Eski emeği görmek, bugünün emeğini fark etmek ve onun üstüne daha iyisini koyma olgunluğudur.
Türkiye’de kültürel sermaye yok demek haksızlık olur. Türkiye’de çok güçlü tarihsel, yerel, sanatsal ve insani bir kültürel damar var. Fakat bu damar çoğu zaman kurumsallaşamıyor. Kişilerin omzunda kalıyor. Bir öğretmenin, bir sanatçının, bir derneğin, küçük bir kültür kurumunun, bir belediye biriminin, iyi niyetli bir girişimcinin çabasıyla yürüyor. Sistem haline gelmekte zorlanıyor. Asıl eksik kültürsüzlük değil. Asıl eksik kültürel süreklilik.
Peki, bir toplumda kültürel sermaye artınca ne olur?
İnsan daha iyi konuşur. Daha iyi dinler. Daha az bağırır. Daha çok merak eder. Kendi mahallesinin dışındaki hayatı da anlamaya çalışır. Sanatı süs değil, düşünme biçimi olarak görür. Kitabı sınav aracı değil, iç derinlik alanı sayar. Tarihi slogan olarak değil, tecrübe olarak okur. Kurumları kişilere göre değil, ilkelere göre kurar. Şehri yalnız imar alanı değil, ortak hafıza olarak görür.
Türkiye’nin önündeki büyük mesele artık yalnız “okuryazar toplum” olmak değildir. Türkiye’nin yeni eşiği, kültürel olarak derinleşmiş toplum olmaktır.
Bunun için okul yetmez. Müze gerekir. Kütüphane yetmez, okuma topluluğu gerekir. Üniversite yetmez, düşünce adabı gerekir. Sanatçı yetmez, sanatçıya kulak veren çevre gerekir. Etkinlik yetmez, süreklilik gerekir. Bina yetmez, ruh gerekir.
Kültürel sermaye biraz da şudur. Bir toplumun kendine sorduğu soruların kalitesi.
Ben bu işin neresindeyim? Evimde, ofisimde, odamda kültüre yer açıyor muyum? Çocuğumu yalnız meslek sahibi mi yapıyorum, yoksa anlam sahibi de yapıyor muyum? Sanatçıya gerçekten destek oluyor muyum, yoksa yalnız uzaktan alkış mı tutuyorum? Şehrimi yalnız büyütüyor muyum, yoksa güzelleştiriyor muyum? Geçmiş değerlerin üstüne yeni bir tuğla mı koyuyorum, yoksa her şeyi yeniden başlatma yanılgısına mı düşüyorum?
Bu sorulara verilen cevap, bir ülkenin gelecekteki yerini belirler. Çünkü para kaybedilir, yeniden kazanılır. Bina yıkılır, yeniden yapılır. Ama kültürel sermaye ihmal edilirse toplumun düşünme kası zayıflar. Düşünme kası zayıflayan toplum ise kendi imkânlarını bile doğru kullanamaz.
Kültürel sermaye bu yüzden lüks değildir. Bir ülkenin uzun vadeli aklıdır.




