Afrika Ne Kadar Uzakta?
Yirmili yaşlarına kadar akıcı İngilizcesi olmayan Polonyalı Józef Teodor Konrad Korzeniowski, 1857’de Ukrayna’da doğdu. 1874 yılında Polonya’dan ayrılıp 19 yıl sürecek gemicilik kariyerine başlayan Korzeniowski, bunun ilk dört yılını Fransız, geri kalanını da İngiliz ticaret gemilerinde tamamladı. Arada akıp geçen zaman, doğru düzgün İngilizce konuşamayan Konrad Korzeniowski’yi, İngiliz modernist edebiyatının öncü yazarı Joseph Conrad’a dönüştürdü. Conrad’ın bir Belçika ticaret şirketinin Kongo Nehri üzerinde çalışan buharlı gemisinin kaptanlığı vesilesiyle yaşadıkları da onun en tanınmış kısa romanı olan 'Karanlığın Kalbi'nin arka planını oluşturdu. Karanlığın Kalbi’nde Conrad, Kongo Nehrinde fildişi taşımacılığı yapan denizci Charles Marlow’un ağzından Siyah Afrika’nın, Batı emperyalizminin ve insan ruhunun karanlıklarını anlatıyordu. Anlatı, hem yerliler hem de sömürgeciler tarafından saygı duyulan fildişi tedarikçisi Mistah Kurtz’un etrafında kurgulanmış; ana temayı da ilkel ile uygar karşıtlığı ve bunun perdelediği sömürgecilik ile ırkçılık oluşturmuştu.
Beyaz adamın Siyah Afrika’yı uygarlaştırma süreci fildişi ve elmas dahil Kıta’nın tüm yeraltı ve yer-üstü zenginliklerini bildiğince yağmalamasıyla ilerledi. “Vahşi” Afrika “uygar” efendisine her şeyini sundu, hatta insanını bile. Siyah Amerikalı, Avrupalının köle ticaretiyle iştigal ettiği yıllarda doğdu. O tarihlerde milyonlarca Afrikalı, Beyazların kurdukları şeker kamışı, pamuk ve tütün plantasyonlarında çalıştırılmak üzere Yeni Dünya’ya taşınmış; bunlar üzerinden yapılan köle ticareti de İngiltere ile Fransa'nın 18. Yüzyılda dramatik artış kaydeden dış ticaretlerinin önemli bir parçasını oluşturmuştu.
Bitmek bilmedi Afrika'nın cömertliği. Amerika’ya beraberinde getirdiği karmaşık ritimleri ve vokal geleneğiyle Afrikalı, caz müziğinin olmazsa olmaz ögesini oluşturdu.
Yirminci Yüzyılın modern sanatçıları, Batı sanatını yeniden kurmada kendilerine esin kaynağı olacak primitif sanat yapıtlarının peşinde koşarken, Afrika sanat objeleriyle karşılaştılar ve güçlü dışa vurumu nedeniyle de primitifi atölyelerinin iğdiş edilmemiş yaratıcı itkisi olarak benimsediler. Yalınlığı, enerjiyi ve Batı sanatında yitirilmiş güçlü duygusallığı dile getiren primitivizm, modern sanat içinde yaygın bir eğilimi sergiledi.
21.Yüzyılda filizlenen umutlar insanı daha mutlu bir gelecek kurgulamaya yöneltiyor Afrika açısından. “Belki bu sefer farklı olur işler” ümidine sevk ediyor. Ama unutmamak gerek, Mistah Kurtz Conrad’ın romanda öldü sadece. Kendisi T.S. Eliot’un 1925’te yazdığı “The Hollow Men” şiirinin giriş dizesinde yer aldı. Marlon Brando’nun Colonel Kurtz rolünde bu şiiri okuduğu Francis Ford Coppola’nın 1979 yapımı “Apocalypse Now” filminde ise Güneydoğu Asya'dan bakıyordu bize.
Konu Çin Olunca
Prag Baharının Sovyet tanklarıyla bastırıldığı 1968 yılında Mao Zedong, aslında tercih edilmesi gerekenin daha az değil, daha fazla devrim olduğu görüşündeydi. Onun devrimini gündeme getiren de Çin Komünist Partisi içindeki rakiplerine karşı başlattığı atak olmuştu. Mao, 1966’da Büyük Proleter Kültür Devrimi çağrısında bulunmuş ve rakiplerini saf dışı edip Partiyi yeniden biçimlendirmeye karar vermişti. Çin bağlamında ‘proleter’ sözcüğü, işçi sınıfının yanında geniş köylü kitlelerini de kapsıyordu. Ne var ki, “Büyük Kaptan” kampanyasının eylemcilerini bu sınıflardan seçmeyecek, öğrenci militanlara yönelecekti. Onların coşkulu gruplar halinde Mao’nun özdeyişlerinden oluşan küçük Kırmızı Kitaplarını sallaya sallaya yaptıkları resmi-geçitlerin görüntüleri de 68’in küresel belleğinde yer edecekti. 1970’li yıllarda, Çin, dünyaya kapalı bir ülkeydi. Altan Öymen, işte bu ortamda Çin'e giden ilk Türk gazetecisi oldu. Öymen, bir ay sonra kapsamlı bir röportajla döndü Türkiye’ye: “Uyanan Dev: Çin”.
Ben ise Çin’e ilk kez 1987'de Türkiye Demir Çelik İşletmelerinde çalışırken gitmiştim. Genel Müdür, tahvil ihracı amacıyla Japonya’ya gitmeye hazırlandığımda, “Tokyo’ya giderken Pekin’e de uğrayıver” demişti bir satış anlaşması imzalamak üzere; Ankara'dan İstanbul’a giderken Eskişehir'e uğra dercesine. Önce 150.000 tonluk bir inşaat demiri bağlantısı, ardından da pik demir ve kütük... Çin, TDÇİ’nin dağ gibi stoklarını kısa süre içinde eritmiş, Türk demir-çelik sektöründe güçlü bir heyecan rüzgârı estirmişti.
O yıllarda Pekin'e yaptığım çok sayıdaki yolculuğun önemli bir kısmı Çin ile ilişkileri koordine eden Devlet Bakanları başkanlığındaki heyetlerle olmuştu. Özal Döneminin modası Türkiye'nin ikinci el kopyalardan uyarladığı 'İhracata Dayalı Büyüme Stratejisi' ve 'Özelleştirme Modelini' kendisinden geri kalmış olduğunu varsaydığı "dost ve kardeş ülkelere" öğretmekti. Bakanlardan özel sektör temsilcilerine herkes aynı bilgiç eda ve içi boşalmış kavramlarla ihracat ve özelleştirme dersi veriyorlardı çevre ülkelerinde. Çin'de ise bunun dozu iyice kaçmış yüzlerinde yapay bir gülümsemenin asılı durduğu Çinli yöneticiler iyi birer öğrenci olarak görülmüştü başöğretmen edasıyla konuşan politikacılarımıza. Ama öğretmenler 19. Yüzyıla dek Çin'in dünyanın en büyük ekonomisi olduğunu ya unutmuşlardı ya da zaten hiç duymamışlardı.
Öymen 26 yıl sonra CHP Genel Başkanlığı sırasında bir kez daha gitti Çin Halk Cumhuriyeti’ne. Çin Komünist Partisinden davet almıştı. “Bu geziyi önemsiyorum”, diyordu Öymen, “Çin önemli bir ekonomik model. Hem bunu yerinde göreceğiz hem de Çin Komünist Partisi ile önemli temaslarda bulunacağız.” Öymen haklıydı; dev uyanmıştı. Hem de ne uyanış… Bugün itibariyle Çin dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve başta gelen demir-çelik ürünleri ihracatçısı. 1997 Asya Krizinde AB ve ABD'ye anti-kriz politikalarında destek olup devalüasyona gitmemesi 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne üye alınmasıyla ödüllendirilmişti. Bunun verdiği güçle de kendisini komünist olarak adlandıran bir partinin yönetiminde dünya kapitalizminin fabrikasına dönüştürdü. Üstelik sadece ekonomik değildi bu uyanış. Çin uluslararası siyasetin etkin bir oyuncusu ve büyük bir askeri gücün sahibi. Bilimden teknolojiye, spordan, turizme ve kültürel faaliyetlere her alanda dünya artan sayıda Çinli ile tanışıyor bugünlerde.
38.Uluslararası İstanbul Müzik Festivali sırasında Lang Lang’ı dinliyor konser bileti bulabilmiş şanslı bazı İstanbullular. Lang Lang dünyanın en iyi Chopin icracılarından biri ve dünyanın en önemli orkestralarının eşlik ettiği ilk Çinli piyanist. 40 milyon Çinli çocuğa piyano çalmayı öğretmek üzere bir hareket başlatmış kendisi. Eh, konu Çin olunca rakamlar da büyük oluyor ister istemez.
Boris Sinkin’i Tanımak
1993 yılının bir yaz sabahı, ayda en az bir kez yaptığım gibi, Garbunova’daki müzik pazarına gittim. Açık alanda yan yana dizilmiş yüzlerce tezgâhın arasından Rus Yahudi’si olan dostumunkini bularak kendisine yeni bir şeyler olup olmadığını sordum. Eğilip tezgahının altındaki kutudan bir disk çıkarıp verdi. “Yeni bir Rus operası” dedi, “Çaykovski’nin 100. ölüm yıldönümü nedeniyle genç bir bestecinin onun tarzında bestelediği. Bir dinle, seveceksin.” Benim Boris Sinkin’i tanımam işte böyle olmuştu. Haklıydı arkadaşım. Çok sevmiştim Amok’u. Üç dört yıl sonra Türkiye’ye döndüm. Bir gün çalışma odamda otururken ünlü bir beyin cerrahı, profesyonel bir ressam, aynı zamanda da piyes yazarı olan yakın bir dostum aradı. Yeni bir oyun yazmıştı, devlet tiyatrosunda oynanacaktı ve onun müziği için harcıalem İtalyan opera aryalarından farklı bir arya önermemi istiyordu. “Sinkin’in Amok’undan doktorun aryasını öneririm”, dedim, “sana yollayayım bir dinle. Seversen kullanırsın.” İki gün sonra dostum yeniden aradı. Pek sevmişti aryayı. Ama bunu bestecinin iznini almadan kullanamazdı. Aradan bir aya yakın geçti. Bir sabah telefonda dostumun heyecan dolu sesini duydum yeniden. Sinkin’i bulmuştu. Petersburg’daki evindeydi, ama Rusçadan başka dil bilmiyordu. “Sen arasana lütfen” dedi, “ara ve izin al.” Verdiği numarayı arayıp Boris’e durumu özetledim. Türkiye’de devlet tiyatrolarından birinde oynanacak oyunda doktorun aryasını kullanmak istediğimizi belirttim. Pek heyecanlanmıştı besteci. “Türkiye’de mi?” dedi. “Amok’tan mı?” dedi. Sonra da bunun kendisi için yeterli ödül olduğunu ve yollayacağım izin belgesini imzalayarak geri göndereceğini söyledi. Modernizmin Öyküsü dersini verdiğim üniversitelerden birinde sınıftaki sarışın bir kız Amok çalmaya başlayınca üstünde not tuttuğu kitapları büyük bir gürültüyle yere düşürmüştü. Ders sonunda gelip özür dilerken Rus olduğunu söylemiş ve bir Türk üniversitesinde bir Rus aryası çalınmasından duyduğu hayreti ifade etmişti. Bir Rus bestecinin, Avusturyalı bir yazarın öyküsüne dayanarak bestelediği, Litvanyalı bir tenorun söylediği, Yahudi’den alınma yapıt, bir Türk Üniversitesinde öğrencilere dinletirken hayretler içindeki Rus öğrencinin elindekileri yere düşürmesi. Dönemin küreselleşmesi böyle bir şeydi anlaşılan.
Malay halk dilinde ‘öldürücü cinnet’ anlamına gelen ‘mengamok’, ya da yaygın adıyla ‘running amok’ (amok koşucusu), esas olarak Orta Asya ve Malezya'da görülen bir psikiyatrik hastalıktır. Amok hastası, güçlü bir duygunun etkisinde, elde silah ayrım gözetmeksizin insanlara saldırır ve kendisi ölmeden durdurulması olanaksız bir kıyıma neden olur. Stefan Zweig’ın "Amok Koşucusu" öyküsü, Hindistan’dan İtalya’ya giden bir geminin güvertesinde başlar. Öykünün anlatıcısı bir gece güvertede yürürken insanlarca görülmekten kaçınan bir yolcuyla karşılaşır. Karşılaşma ertesi gecelerde de yinelenince adam ona güven duyup içini dökmeye başlayacak ve başından geçenleri anlatacaktır. Leipzigli bir doktordur kendisi ve yedi yıl önce Doğu Hint Adalarının ücra bir kasabasına sürgüne gönderilmiştir. Yalnızlıktan bunalmış halde zaman doldururken, bir gün beklenmedik bir olay gerçekleşir ve beyaz bir kadın onu ziyarete gelir. Hollandalı bir tüccarın eşi olan İngiliz kadın, kasabanın tek doktoruna kürtaj yaptırmak için gelmiştir ve eşi Hollanda’dan dönmeden önce operasyonun tamamlanması arzusundadır. Uzun zamandır Avrupalı kadın yüzü görmemiş olan ve güzel kadının gururlu ve kibirli tavrı karşısında çılgına dönen doktor, önce bu talebi geri çevirir, sonra da eğer gerçekten istiyorsa, para değil, kendisini vermesini ister. Neye uğradığını şaşıran kadın da öfke içinde odayı terk eder.
Bu talihsiz olaydan sonra doktor kendi kendisiyle hesaplaşmaya başlar ve utanç içinde kıvranarak âşık olduğu kadını her yerde aramaya koyulur. Kadını bulma arzusu bir saplantıya dönüşmüş, onu bir amok koşucusu yapmıştır. Sonunda onu yerli bir ‘şifa dağıtıcının’ izbeliğinde bulur. Kürtaj başarısız olmuştur ve kadın acıdan kıvranarak ölmek üzeredir. Tek isteği vardır: eşinin ya da bir başkasının ölüm nedenine ilişkin gerçeği öğrenmemesi. Doktor sahte bir ölüm belgesi düzenletir; ama genç eşinin ölüm nedenine inanmayan koca otopsi için cenazeyi bir gemiye yükleyip Hollanda’ya götürme kararı alır. Ölüm nedenine ilişkin daha fazla araştırma yapılmasını engellemek isteyen doktor da kariyeri dahil her şeyini bir kenara itip aynı gemiye biner.
Gemi Napoli'ye vardığında, öykünün anlatıcısı kargo boşaltılırken meydana gelen gizemli bir kazayı gazetelerden öğrenir: Kadının cesedinin bulunduğu kurşun tabut gemiden indirilirken, güvertedeki bir adam halatlara bağlı tabutun üzerine düşmüş ve ipleri kopan tabutla birlikte denizin derinliğinde kaybolmuştu. Ne düşen kişi kurtarılabilmişti ne de tabut. Ertesi gün bir başka haber yer alacaktı gazetelerde. Küçük puntolarla basılmış ve kimsenin fazla ilgisini çekmeyen bu habere göre dalgaların getirdiği bir erkek cesedi vurmuştu kıyıya. Aradan geçen yıllarda Moskova giderek belleğimden silindi. Artık benim için bu güzel kent, Baudelaire’in deyişiyle, “unutulmuş bir tuvalde, sanatçının anılarla tamamladığı” bir düşe dönüşmüştü. Boris Sinkin besteciliği sürdürüyor halen; Viktor Pishaev de ünlü İtalyan operaları söylüyordur herhalde. Dostum cerrahlıktan emekli oldu. Birbirinden güzel resim ve heykeller yapmaya devam ediyor. Tiyatro eserleri de Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Kıbrıs ve Azerbaycan’da sahneye kondu. Şimdilerde Kazakistan ve Gürcistan var gündeminde.
Öykünün Yahudi asıllı yazarına ne oldu derseniz. Stefan Zweig Nazizm’in yükselişiyle önce İngiltere’ye gitmiş ardından da Brezilya’ya yerleşmişti. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. Bu savaş bitecek ve Naziler yenilecek, diye yazıyordu bir mektubunda arkadaşına, bundan eminim, ama artık bende bekleyebilecek güç kalmadı. O ve karısı Lotte, 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde ölü bulundular. Anlaşılan Alman usulü çifte intihardı bir önceki gün yaptıkları.




