Bugün yaşanan İsrail-ABD-İran gerilimine Türkiye’den bakınca, benim gözüme ilk çarpan şey askeri harita değil; fiyat haritası oluyor. Çünkü bu tür krizlerde füzenin düştüğü yerle faturanın düştüğü yer aynı olmuyor. Son günlerde tam da bunu görüyoruz. IEA, Mart ayında küresel petrol arzında günlük 8 milyon varillik düşüş beklediğini, bunun Hürmüz’deki aksama ve savaş nedeniyle tarihteki en büyük arz kesintisine dönüştüğünü söyledi; Brent ise hafta içinde 119,50 doları gördükten sonra 12 Mart’ta 97 dolar civarında seyretti. Yani daha savaşın siyasi sonucu belli olmadan, ekonomik sonucu pompaya ve beklentilere yazılmaya başlamış durumda.
Türkiye için bu tabloyu yalnızca “petrol pahalandı” diye okumak eksik kalır. Benim gördüğüm asıl mesele şu. Türkiye zaten enerjide dışa bağımlı, enflasyonu hâlâ yüksek, dezenflasyon süreci kırılgan ve dış denge rahat değil. TÜİK’e göre Şubat 2026’da yıllık TÜFE yüzde 31,53. Ticaret Bakanlığı verileri de 2026’nın ilk iki ayında ihracatın 41,38 milyar dolara gerilediğini, ithalatın 58,97 milyar dolara çıktığını ve ihracatın ithalatı karşılama oranının yüzde 70,2’ye düştüğünü gösteriyor. Bu, ilk bakışta teknik bir veri gibi duruyor ama aslında şunu söylüyor, enerji kalemi devreye girdiğinde denge hemen bozulabiliyor; yani Türkiye’nin dış denge kası güçlü değil, kolay kasılıyor.
Burada TCMB’nin verdiği katsayıyı çok açıklayıcı buluyorum. Merkez Bankası’nın 2025 tarihli analizine göre Brent petrol fiyatındaki ortalama 10 dolarlık artış, 12 ay içinde cari açığı yaklaşık 2,6 milyar dolar büyütüyor; aynı artış petrol ithalatını 5,1 milyar dolar, petrol ihracatını ise 2,2 milyar dolar yukarı çekiyor. Aynı analiz, 10 dolarlık artış senaryosunda yıllık enflasyon tahminine yıl sonunda 1,2 puan, bir yıl sonunda ise toplam 1,6 puanlık yukarı yönlü etki hesaplıyor. Buradan kaba ama makul bir öngörü yaptığımda, Brent’in savaş öncesindeki 70’li dolarların ortasından 95-100 dolar bandına yerleşmesi halinde Türkiye’nin önüne birkaç çeyrek boyunca 6-8 milyar dolarlık ek cari açık baskısı ve birkaç puanlık ek enflasyon riski çıkabileceğini düşünüyorum. Bunun hepsi bire bir gerçekleşir diyemeyiz; fiyatın ne kadar kalıcı olduğu, kurun seyri, vergi ayarları ve iç talep davranışı sonucu değiştirir. Ama yön belli bu kriz Türkiye’de dezenflasyonu hızlandırmaz, zorlaştırır.
Merkez Bankası’nın 12 Mart 2026 kararı da bence bu gerçeği sessiz ama net biçimde kabul ediyor. TCMB politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu; karar metninde jeopolitik gelişmeler nedeniyle belirsizliklerin arttığı, küresel risk iştahının bozulduğu ve enerji fiyatlarının yükseldiği açıkça vurgulandı. Ben bu cümleyi şöyle okuyorum, savaş henüz Türkiye’de tam fiyatlanmadan bile para politikasının alanını daraltmış durumda. Yani bu kriz bizim için sadece dış politika haberi değil; faiz indirimi takviminin, kredi koşullarının ve kur beklentisinin de içine girmiş bir iç ekonomi olayı. Savaş uzadıkça bu etki daha maliyetli olur; çünkü merkez bankaları petrol şokunu sevmez, yatırımcılar da belirsizliği sevmez.
Bir de işin kur tarafı var ve orada da sessiz ama sert bir sıkışma birikiyor. İhracatçının son dönemde en çok tekrar ettiği itirazlardan biri, kurun enflasyon ve maliyet artışı kadar yürümemesi. Bu itirazı sıradan bir sanayici yakınması gibi görmüyorum. TCMB verilerine göre TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru endeksi Şubat 2026’da 103,17’ye çıktı; aynı dönemde dış ticaret verileri ihracatta zayıflama, ithalatta ise artış gösterdi. Yani ihracatçı döviz kazanıyor görünse bile, içeride ücret, enerji, finansman, vergi ve işletme giderleri daha hızlı kabarıyorsa reel olarak alan kaybediyor. Böyle zamanlarda satış sürse bile kârlılık daralıyor, fiyat tutturmak zorlaşıyor, özellikle emek yoğun ve düşük marjlı sektörlerde rekabet gücü aşınıyor. Kaba ama gerçek karşılığı şu, firma dövizle gelir elde ediyor, ama o dövizin içeride satın alabildiği maliyet seti giderek küçülüyor. Bu yüzden kur meselesi artık yalnızca dış ticaret başlığı değil; doğrudan üretim, istihdam ve yatırım iştahı meselesi.
İş dünyası cephesinde en sert sonuçların enerji faturası kadar görünmeyen maliyetlerde biriktiğini düşünüyorum. Akaryakıt ve doğal gaz pahalandığında sadece ulaştırma etkilenmiyor; demir-çelikten kimyaya, plastikten ambalaja, lojistikten gıda taşımasına kadar geniş bir maliyet zinciri aynı anda geriliyor. Üstelik Türkiye’de birçok şirketin marjı zaten yüksek değil. Bu yüzden petrol şoku büyük firmada “kârlılık erimesi”, küçük ve orta ölçekli firmada ise bazen doğrudan “nakit akışı bozulması” anlamına geliyor. Kriz dönemlerinde ciro rakamı yanıltıcıdır; kasa çalışır gibi görünür ama marj içten içe çürür. Üstüne bir de kur-enflasyon makası açıldığında, özellikle emek yoğun sektörlerde baskı daha görünür hale geliyor. Nitekim TİM Başkanı Mustafa Gültepe, yüksek faiz ve artan maliyetler altında imalat sanayiinde son üç yılda 560 bin istihdam kaybı yaşandığını söylerken tam da bu sıkışmayı tarif ediyordu.
Toplum tarafında ise daha sessiz ama daha siyasal bir sonuç görüyorum. Petrol fiyatı yükseldiğinde ilk gün herkes pompaya bakıyor; birkaç hafta sonra market rafına, birkaç ay sonra kiraya ve maaşın yetip yetmediğine bakıyor. Yani enerji şoku önce maliyet kanalıyla geliyor, sonra hayat pahalılığına dönüşüyor, en sonunda da yönetenlerin inandırıcılığını test ediyor. Bu yüzden böyle dönemlerde asıl kırılma ekonomide değil, güven duygusunda olur. İnsanlar “ülke iyi yönetiliyor mu?” sorusunu çoğu zaman büyüme verisine bakarak değil, depoyu doldururken, faturayı öderken ve sofrasını kurarken sorar. TCMB de jeopolitik gelişmelerin maliyet kanalı ve iktisadi faaliyet üzerinden enflasyon görünümünü etkilediğini açıkça söylüyor; bence bu cümledeki asıl ağırlık, iktisadi faaliyet kadar toplumsal ruh halinde de hissediliyor.
Türkiye için işin bir de koridor ve jeopolitik pazarlık tarafı var. Reuters’ın aktardığına göre Irak, güney ihracatının ağır darbe alması üzerine yaklaşık 200 bin varillik bir hacmi Türkiye, Suriye ve Ürdün üzerinden kamyonla taşımaya çalışıyor; ayrıca Kerkük sahalarından Türkiye’nin Ceyhan limanına en az 100 bin varil/gün sevkiyat için de destek arıyor. Bu, Türkiye’nin kriz ortamında yalnızca zarar gören ülke olmadığını; aynı zamanda geçiş güzergâhı, lojistik kapı ve diplomatik arayüz olarak değer kazandığını gösteriyor. Fakat burada küçük bir ironi var, koridor ülkesinin stratejik önemi arttıkça, aynı ülkenin risk primi de artabiliyor. Coğrafya bazen aynı anda hem fırsat hem ceza oluyor; bölgenin malum gerçeği bu.
Üstelik bu kriz artık Türkiye’nin sınırlarında soyut bir tehdit de değil. Ankara, İran’a ait balistik füzelerin Türk hava sahasını ihlal etmesini kabul edilemez buldu ve savaşın durmaması halinde tüm bölgenin ateşe çekilebileceğini söyledi. Ben burada Türkiye’nin önündeki en zor denklemi şöyle görüyorum, aynı anda NATO üyesi, İran’la komşu, enerji ithalatçısı ve arabuluculuk iddiası taşıyan bir ülke olmak. Bu rollerin her biri ayrı diplomatik başlık ister; ama petrol fiyatı, piyasa ve toplum bu cümleleri aynı sabırla dinlemez. Siyaset diplomaside denge ararken, ekonomi çok daha kaba konuşur. O kaba dilin tercümesi de çoğu zaman fiyat etiketi olur.
Özetle bugün yaşanan kriz, Türkiye için yalnızca Ortadoğu’daki bir savaş değil; bir maliyet aktarım meselesi. Petrol fiyatı üzerinden cari açığa, cari açık üzerinden kura, kur üzerinden enflasyona, enflasyon üzerinden faize, faiz üzerinden krediye, kredi üzerinden de iş dünyası ve hanehalkına yayılıyor. Bu zincirin her halkasında biraz daha yoksullaşma, biraz daha belirsizlik ve biraz daha sabır aşınması var. O yüzden mesele yalnız “Türkiye bu krizden nasıl çıkar?” sorusu değil. Bence daha dürüst soru şu. Bu kriz uzarsa, bedeli kim öder? Şimdilik gördüğüm kadarıyla cevabın büyük kısmı yine üreticiye, ücretliye ve tüketiciye yazılıyor. Stratejik kazanç hemen manşete çıkar ama toplumsal maliyet pek görülmez oysa memleketi asıl anlatan satır da odur.




