Kültür, bir memleketin boş vakit eğlencesi değildir. Bir toplumun nasıl düşündüğünü, nasıl konuştuğunu, neye değer verdiğini ve ortak hayatını hangi ölçülerle kurduğunu gösterir.
Kültür denince bazı çevrelerin zihninde hâlâ dar bir anlayış dolaşıyor. Sanki bu konu, konser dinleyen, sergi gezen, kitap karıştıran belli bir çevrenin ilgisinden ibaretmiş gibi düşünülüyor. Oysa bu bakış, meseleyi daha baştan küçültür. Kültür dediğimiz şey, bir toplumun kendisini kurma biçimidir. Çocuğunu nasıl yetiştirdiğidir. Dilini nasıl kullandığıdır. Hafızasını nasıl taşıdığıdır. Kamusal alanda nasıl davrandığıdır. Devletin okula, tarihe, dile, müzeye, arşive ve sanata hangi anlayışla baktığıdır.
Ben bunu en çok çocukluk hatıralarımda görürüm. Babam, yolun üzerinde bir taş, bir tahta parçası, bir cam kırığı görse, başkasına zarar vermesin diye eğilir, alır, kenara koyar ya da çöpe atardı. 1930’larda doğmuş, ilkokul mezunu bir adamdı. Ama annemle birlikte bize verdikleri terbiye çok açıktı. Başkasına zarar verme. Ortak alanı kirletme. Kamusal hayatı sahipsiz sanma. Bu da bir kültürdü. Sessizdi, gösterişsizdi ama insanı ve toplumu ayakta tutan cinstendi.
Bugün ise insan bazen hayretle etrafına bakıyor. Lüks bir arabanın camından dışarı atılan çöpler. Yere gelişigüzel bırakılan izmaritler. Elindeki boş şişeyi sokağa fırlatan esnaf. Kamusal alanı kendi evi kadar bile önemsemeyen bir rahatlık. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor. Biz hangi ara bu hale geldik. Daha doğrusu, hangi ara ortak hayatı korumanın da bir terbiye, bir ölçü, bir kültür meselesi olduğunu unuttuk.
Bu yüzden kültür, hayatın kenarında duran zarif bir ayrıntı değildir. Hayatın tam ortasında duran kurucu bir güçtür. Devlet aklının da aynasıdır, toplumun seviyesinin de. Bir ülkede kültür zayıfladığında yalnızca sanat hayatı zayıflamaz. İnsanların birbirine bakışı, kamusal davranışı, konuşma biçimi, ortak hafızası ve gelecek duygusu da zayıflar.
UNESCO’nun 1982’de Mexico City’de kabul ettiği deklarasyon tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü kültürü yalnızca sanat eserleri, müzeler ve estetik faaliyetler üzerinden tanımlamaz. Hayat tarzlarını, değerleri, inançları ve toplumsal birikimi de kültürün parçası sayar. 2001 tarihli Kültürel Çeşitlilik Bildirgesi bu yaklaşımı daha da belirgin hale getirdi. 2022 MONDIACULT bildirisi ise meseleyi bir adım daha ileri taşıdı ve kültürü açıkça “küresel kamusal mal” olarak tanımladı. Bunun anlamı açıktır. Kültür, yalnızca tüketilen bir alan değil, birlikte korunması ve güçlendirilmesi gereken ortak bir zemindir.
Buradan bakınca kültürel sermaye ile kültürel yatırım arasındaki fark da daha net görünür. Kültürel sermaye, insanın ailesinden, çevresinden, yetişme tarzından ve eğitiminden getirdiği görünmez birikimdir. Nerede nasıl konuşacağını bilmesi. Hangi ortamda kendini rahat ve doğal hissedeceğini, hangi ortamda ise mesafe duyacağını sezmesidir. Kitapla, müzikle, tartışmayla ve kamusal hayatla ne kadar erken tanıştığıdır. Bütün bunlar kültürel sermayenin parçalarıdır. Kültürel yatırım ise bunun toplumsal ve kurumsal tarafıdır. Devlet çocuklara nasıl bir okul düzeni sunuyor. Belediye mahallelere ne götürüyor. Şirket bulunduğu kente ne katıyor. Sanat kurumu yeni geleni içeri buyur ediyor mu, yoksa daha kapıda dışarıda mı bırakıyor. Biri görünmeyen sınıf farklarını anlatır. Diğeri ise bir toplumun neyi büyütmek ve kalıcı hale getirmek istediğini gösterir.
İş dünyası burada sık sık önemli bir yanlışa düşüyor. Kültürü, sponsorluk dosyasında iyi duran bir kalem sanıyor. Oysa şirketlerin yalnız bilançosu olmaz. Bir de zihniyeti vardır ve onu mali tablolarında göremezsiniz. Çalışanına ne kadar maaş verdiği kadar, ona nasıl bir dil sunduğu, nasıl bir davranış ölçüsü öğrettiği, nasıl bir estetik seviye ve kamusal sorumluluk anlayışı taşıdığı da belirleyicidir. Bunun yanında şirketin, ortaklarının, yöneticilerinin ve çalışanlarının nesneleşmiş kültürel sermayesi de önem taşır. Sahip olunan resimler, kitaplar, heykeller, koleksiyonlar ve kurulan sanat ilişkileri yalnızca zevk göstergesi değildir. Çünkü insanın ve kurumun temas ettiği estetik dünya, bir süre sonra düşünme biçimine, karar kalitesine, diline ve ufkuna da yansır. Yaratıcı iklim başarıyı destekler. Ama bugün birçok sanatçının gündelik hayatın yükü altında zorlandığını da açıkça görüyoruz. Bir ülkede yaratıcı iklim zayıflarsa, şirketlerin dili de zamanla sığlaşır. Hayal gücü daralır. Güven aşınır. Her şey reklama çevrilir ama itibarı taşıyacak sahici bir derinlik bulunamaz. Kültürel yatırımın değeri tam da burada ortaya çıkar. Bu, ertesi gün kâr hanesine yazılacak bir kazanç değildir. Uzun vadede güven, itibar, aidiyet ve yaratıcılık olarak geri döner.
Kültür meselesinin daha sert yüzü savaşlarda ortaya çıkar. Savaş yalnız insanları öldürmez. Şehirleri de yıkar, hafızayı da parçalar. Bazen asıl hedef doğrudan hafızadır. Bir halkın mabedini, arşivini, heykelini, kütüphanesini, tarihî merkezini vurduğunuzda, yalnızca taşını toprağını yıkmış olmazsınız. O halkın geçmişle gelecek arasındaki bağını da hedef almış olursunuz. Bamiyan’da Buda heykellerinin yıkılması, Timbuktu’daki türbelerin tahribi, Ukrayna’da ve Gazze’de kültürel alanların zarar görmesi bu yüzden yalnızca savaş haberi değildir. Bunlar aynı zamanda medeniyet karşıtı eylemlerdir. Çünkü kültürel mirasa saldırı, bir toplumun kendine dair hafızasına saldırıdır.
Burada Adam Smith ile Machiavelli’ye de değinmek gerekir. Çünkü bugün bu iki düşünür çoğu zaman bütünlüklü biçimde okunmuyor. Daha çok, siyasal ya da ekonomik tercihleri meşrulaştırmak için işine gelen birkaç cümlesi öne çıkarılıyor. Adam Smith’i bazı çevreler, insanı yalnızca kendi çıkarını kovalayan bir varlık gibi gören düşünür olarak görüyor. Bu ciddi bir basitleştirmedir. Smith, merkantilist düzenin yani devlet gücü ile ticari çıkar çevrelerinin iç içe geçtiği, zenginliği daha çok ayrıcalık, dış ticaret fazlası ve servet biriktirme mantığıyla okuyan anlayışın güçlü bir eleştirmenidir. Onun için bir ülkenin zenginliği yalnız altın, gümüş ya da ticari imtiyazlardan değil, üretimden, emekten, iş bölümünden ve toplumsal refahtan doğar. Ama Smith’i yalnız ekonomi üzerinden okumak da eksik kalır. Ahlaki Duygular Kuramı adlı eserinde sempati, ahlaki muhakeme ve adalet duygusu önemli bir yer tutar. Üstelik Smith, tüccar ve ticaret çevrelerinin çoğu zaman kendi çıkarlarını korumak için bir araya gelebildiğini, fiyatları ve kuralları toplumun değil kendi lehlerine çevirmeye çalışabildiğini de görür. Bu yüzden onu sınırsız açgözlülüğün sözcüsü haline getirmek, Smith’i anlamak değil, ondan işine gelen birkaç cümleyi seçip kullanmaktır.
Machiavelli’nin başına gelen de benzer bir şeydir. Bugün “Makyavelizm” adı altında dolaşıma sokulan anlayış, çoğu zaman kaba güç siyasetini, fırsatçılığı ve ölçüsüz iktidar arzusunu meşrulaştıran bir kalıba indirgenmiştir. Oysa Machiavelli’yi yalnızca Prens üzerinden okumak eksik kalır. Titus Livius Üzerine Söylevler metnine de bakıldığında, karşımıza cumhuriyet fikri, yurttaşlık, kamusal hayat, siyasal düzen ve kurumların önemi çıkar. Bu yüzden Machiavelli’yi yalnızca hile, baskı ve zorbalık düşünürü gibi göstermek doğru değildir. Bugün birçok siyasal aktör, onun metinlerinden bütünlüklü bir siyaset kavrayışı değil, kendisine dayanak yapabileceği birkaç sert cümle seçiyor. Nasıl Smith’i sınırsız çıkarcılığın sözcüsüne çevirmek yanlışsa, Machiavelli’yi de hoyrat iktidar hevesinin simgesi haline getirmek o ölçüde yanlıştır. Bu, düşünce tarihine yapılmış ciddi bir haksızlıktır.
Bu yanlış siyasal kullanımın günümüzdeki en belirgin örneklerinden biri Trump çizgisidir. Burada tek bir kişiden çok, kültürü çoğulluğun değil sadakatin alanı sayan, tarihi araştırma ve tartışma zemini olmaktan çıkarıp siyasetin emrine veren, hukuku da güç kullanımını sınırlayan bir engel gibi gören belirli bir siyasal anlayıştan söz etmek gerekir. Liyakati aşındırıp kişisel sadakati büyüten. Popülizmi yöntem, ayrıştırıcı dili araç, manipülasyonu ise iktidarı elde tutma tekniği haline getiren bir anlayıştan. Böyle bir yaklaşım kültürü sevmez. Çünkü kültür hafızayı canlı tutar, çoğulluğu korur, insana, topluma ve devlete ayna tutar. Hukuku da sevmez. Çünkü hukuk, gücün keyfiliğine sınır çeker. Bildiğiniz gibi Trump, ABD’nin UNESCO’dan yeniden ayrılma kararını aldı. ABD bu kararı 22 Temmuz 2025’te UNESCO’ya resmen bildirdi ve çekilmenin 2026 sonu itibarıyla yürürlüğe gireceği açıklandı. Daha da dikkat çekici olan, ABD’nin UNESCO’ya ancak 2023’te geri dönmüş olmasıdır. Dolayısıyla burada gördüğümüz şey sıradan bir diplomatik tercih değil, kültür, eğitim, bilim ve çok taraflı uluslararası işbirliği fikrine karşı daha dar, daha içine kapanık ve daha buyurgan bir siyasal yaklaşımın dışavurumudur.
Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı kitabı okuyanlar bilir. John Perkins bu kitapta, kendi anlatımına göre, büyük ekonomik projeler, borçlandırma düzenekleri ve siyasi baskılar yoluyla bazı ülkelerin nasıl bağımlı hale getirildiğini örneklerle anlatır. Kitabın asıl önemi, ekonominin yalnız rakamlar, tablolar ve teknik hesaplarla işlemediğini; aynı zamanda güç ilişkileri, yönlendirme, baskı ve çıkar çatışmalarıyla da şekillendiğini göstermesidir.
Bugün bunun dünya siyasetindeki örnekleri az değildir. Asıl düşündürücü olan ise şudur. Dünyanın birçok ülkesinde geniş kitleler, siyasetçilerin göz göre göre çarpıttığı gerçeklere, yarı doğrulara ve duyguları kışkırtan söylemlere çoğu zaman inanmasa bile sessizce seyirci kalabiliyor. Bu, çağımızın en ciddi sorunlarından biridir ve üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerekir. Çünkü yurttaşlık zayıfladığında, kurumlar yıprandığında ve kamusal akıl gerilediğinde, toplum ile siyaset arasındaki ilişki, denetleyen bir yurttaşlık ilişkisinden çıkıp edilgen bir seyir ilişkisine dönüşür. O zaman yalan büyür, gösteri siyaseti çoğalır ve hakikat, laf kalabalığının içinde bastırılmaya çalışılır. Ama bütünüyle kaybolmaz. Hakikati yeniden görünür kılacak olan yine eleştirel akıl, ahlaki cesaret ve örgütlü toplumsal vicdandır. Kültür sanat da bu bakımdan en güçlü imkânlardan biridir. Ahlak ve mantık ise başvurulması gereken en temel dayanaklar arasında yer alır. Çünkü bir toplum, ancak doğru ile yanlışı ayırma yeteneğini, haklı ile güçlü arasındaki farkı ve ortak hayatın hangi ölçülerle korunacağını yeniden ciddiye aldığında kendi geleceğini de koruyabilir. İşte kültürel seviyenin toplumsal gücü tam da burada görünür hale gelir. Hakikati savunma, yalanı ayırt etme ve ortak hayatı koruma kapasitesi olarak.
Tam bu noktada Atatürk gibi büyük bir kurucu devlet adamını daha dikkatle anlamak gerekir. Atatürk, kültürü ne devlet protokolünün gösterişli bir parçası olarak gördü ne de hamasi sözlerin malzemesi haline getirdi. Onun için kültür, Cumhuriyet’in kurucu temellerinden biriydi. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözü bu yüzden sıradan bir hitabet cümlesi değildir. Bu sözün arkasında güçlü bir kurucu irade, düşünülmüş bir devlet aklı ve uzun vadeli bir uygarlık tasavvuru vardır. Okul vardır. Müzik vardır. Dil vardır. Tarih vardır. Türk Tarih Kurumu’nun ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması, Musiki Muallim Mektebi’nin açılması, bütün bunlar yeni devletin yalnızca bir yönetim düzeni kurmadığını, aynı zamanda kendine sağlam bir kültür omurgası inşa ettiğini gösterir. Atatürk’ün büyüklüğü burada daha iyi anlaşılır. O, kültürden yoksun bir modernleşmenin kuruyacağını, tarih bilgisinden ve tarih şuurundan uzak bir toplumun günübirlik tepkilere, dar çıkarlara ve yön kaybına açık hale geleceğini, dilini ciddiye almayan bir toplumun ise zamanla sığlaşacağını çok erken görmüştü. Bu bakımdan Atatürk, yalnızca bir asker ve siyaset kurucusu değil, aynı zamanda bir kültür kurucusu olarak da hak ettiği saygıyla anılmalıdır.
Buradan tekrar temel meseleye dönelim. “Küresel kamusal mal” demek, kültürün herkesin keyfine göre eğip bükebileceği bir alan olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ortak hayatın belli ölçüler, kurallar ve sorumluluklar içinde korunması gerektiğini anlatır. Bu yüzden “Ne yapalım, onun kültürü de bu” diyerek hoyratlığı, kamusal kabalığı, çevreyi kirletmeyi ya da başkasının hakkını çiğnemeyi mazur gösteremeyiz. Bunlar kültür değil, ortak hayatın seviyesini düşüren davranışlardır. Kültür, mazeret değil ölçüdür. İnsanları aşağılamak için değil, birlikte yaşamanın seviyesini yükseltmek için vardır.
Sonuçta kültür meselesi, güzel sanatlar sayfasına sıkıştırılacak tali bir başlık değildir. İktisatla ilgilidir. Hukukla ilgilidir. Savaş ve barışla ilgilidir. Devlet terbiyesiyle ilgilidir. Şirket ahlakıyla ilgilidir. Mahalledeki çocuğun özgüveniyle ilgilidir. Diline, tarihine ve hafızasına güvenen bir toplumla bunlardan mahrum bırakılmış bir toplum arasında büyük fark vardır. Biri yalnızca zenginleşebilir. Öteki ise hem zenginleşir hem olgunlaşır. Ortak hayatın seviyesi de ancak o zaman yükselir. Medeniyet dediğimiz şey tam da burada başlar. Bir toplumun gerçek seviyesi, sahip olduğu parayla değil, koruduğu değerlerle, büyüttüğü imkânlarla ve başkaları için açabildiği hayat alanıyla ölçülür.




