Christopher Nolan’ın Yıldızlararası filmi üzerine konuşurken, çoğu kez ilk sözü uzay alıyor. Kara delikler, solucandeliği, görelilik, devasa görüntü dili, Hans Zimmer’ın neredeyse bedene yerleşen müziği… Bunların her biri filmin hafızadaki yerini açıklamak için elbette önemli. Yine de ben bu filmi düşünürken aklımda ilk beliren şey uzayın büyüklüğü olmuyor. Bende daha kalıcı iz bırakan şey, zamanın insan ilişkileri üzerinde açtığı mesafe oluyor. Bu yüzden Yıldızlararası bana hep, yıldızlardan önce gecikme hakkında bir filmmiş gibi geliyor.
Filmin merkezinde keşif tutkusu kadar, hatta belki ondan daha fazla, eksilme duygusu var. Cooper’ın göreve gidişi dışarıdan bakıldığında büyük bir amaçla açıklanabiliyor. İnsanlığın geleceği için bir risk almak, bilinmeyene doğru ilerlemek, yeryüzünün daralan imkânlarını aşmaya çalışmak. Ama film bu kararı rahatlatıcı bir kahramanlık parantezine yerleştirmiyor. Cooper’ın gidişinde, ne kadar gerekli görünürse görünsün, telafisi olmayan bir kırılma hissediliyor. Bence filmin etkisi tam burada başlıyor. Çünkü Nolan bu ayrılığı yalnızca olay örgüsünü ilerleten bir tercih olarak kurmuyor; aynı zamanda ahlaki ağırlığı olan bir karar olarak önümüze bırakıyor. İnsan, büyük bir amaç için evinden ayrılabilir; ama o ayrılığın açtığı boşluk ortadan kalkmaz.
Filmin bilimle kurduğu ilişkiyi de bu yüzden ilginç buluyorum. Yıldızlararası, bilimsel kavramları yalnızca hayranlık üretmek için kullanmıyor. Film, bilimi daha çok insanın sırtına yüklenen bir sorumluluk biçimi olarak ele alıyor. Uzaya gitmek burada yalnız teknik bir mesele değil; geleceği bugünün dar sınırlarının ötesinde düşünebilme kapasitesiyle ilgili. Filmdeki dünya zaten asıl yarasını burada taşıyor. Kuraklık, toz, açlık ve daralan üretim imkânları kadar, hatta belki onlardan da önce, geleceğe ilişkin tasavvurun yoksullaşması hissediliyor. İnsanlar hayatta kalmaya çalışıyor, ama hayatı genişletecek bir yön fikri giderek sönüyor. Filmi izlerken bende oluşan duygu buydu. Bir toplum yalnız kaynaklarını değil, ufkunu da kaybedebilir.
Tam bu nedenle Cooper ile Murph arasındaki ilişki filmin duygusal yükünü taşımanın ötesine geçiyor. Bu bağ, bana hep kuşaklar arası bir devralma ilişkisini düşündürdü. Murph yalnızca geride bırakılmış bir çocuk değil; babasının yarım bıraktığı bir cümlenin devamı gibi. Cooper ile Murph arasındaki gerilim, sevgi kadar kırgınlık, sadakat kadar gecikme, umut kadar sitem içeriyor. Filmin en güçlü taraflarından biri, bu ilişkiyi duygusal bir eklentiye dönüştürmemesi. Video kayıtlarının izlendiği sahnelerde bunun çok belirgin olduğunu düşünüyorum. O sahnelerde zaman, fiziksel bir kavram olmaktan çıkıyor; kaçırılmış yılların, geri alınamayan yakınlığın ve ertelenmiş bir hayatın adı oluyor. Film, bu noktada uzayı neredeyse ikinci plana itiyor ve insanın kendi hayatına yetişememe ihtimalini öne çıkarıyor.
Benim için Yıldızlararası’nın asıl ağırlığı da burada yatıyor. Film, zamanı ölçülen bir şey olmaktan çıkarıp ödenen bir şeye dönüştürüyor. Miller gezegenindeki birkaç saatin Dünya’daki yıllara denk gelmesi, kâğıt üzerinde zekice bir senaryo kararı gibi okunabilir. Ama sahnenin etkisi matematikte değil, kayıpta yoğunlaşıyor. Dönüp baktıklarında kaybolan şey yalnız zaman değil; birlikte yaşanabilecek bir hayat. Nolan’ın bu fikri teknik bir parlaklıktan duygusal bir sarsıntıya çevirebilmesi, filmi uzun ömürlü kılan nedenlerden biri olabilir. Çünkü burada kurgu oyunundan fazlası var; insan hayatına sonradan eklenemeyecek bir şeyin eksikliği var.
Filmin etik damarı da aynı ölçüde önemli. Profesör Brand’ın gerçeği saklaması, hikâyede yalnızca bir sürpriz üretmiyor; güven fikrini zedeliyor. Bu ayrıntı beni her izleyişte rahatsız ediyor, çünkü burada yalnız bilimsel bir çıkmaz değil, siyasal ve ahlaki bir problem de var. İnsanlığı kurtarma amacı, bireyin hakikate erişim hakkını askıya alabilir mi? Büyük bir hedefin meşruiyeti, ona giden yolda söylenen yalanları ne ölçüde temize çıkarır? Film, bu sorulara rahatlatıcı bir yanıt vermiyor. Bence doğru olan da bu. Çünkü bazı durumlarda mesele, doğru cevabı bulmaktan çok, sorunun ne kadar ağır olduğunu kabul etmek oluyor. Yıldızlararası bu ağırlığı hafifletmeye çalışmıyor.
Dr. Mann karakterini de bu yüzden filmin en yerinde hamlelerinden biri olarak görüyorum. İlk bakışta yalnızca anlatıyı sert bir kırılmaya sürükleyen figür gibi durabilir. Oysa biraz durup bakınca, filmin insan doğası üzerine söylediği en çıplak cümlelerden birini onun üzerinden kurduğunu düşünüyorum. Mann’ın çözülüşü, bana kahramanlık anlatılarının ne kadar ince bir zeminde yürüdüğünü hatırlatıyor. Yalnızlık, ölüm korkusu ve umutsuzluk karşısında insanın neye dönüşebileceğini görmek kolay değil; ama film o kolay olmayan yere bakıyor. Bu yüzden Mann karakteri, “ihanet eden adam” olmaktan çok, insanın dayanma sınırını görünür kılan bir figür hâline geliyor. Bence film burada gereksiz bir karanlığa yaslanmıyor; tam tersine, insanlık fikrinin hangi zayıf malzemelerle ayakta tutulduğunu gösteriyor.
Amelia Brand’in aşk üzerine söyledikleri ise filmin en çok tartışılan bölümlerinden biri olmaya devam ediyor. Bu sahneleri fazla romantik bulanları anlamak mümkün. Ben de ilk izleyişimde o çizgiye mesafeli durmuştum. Ama zaman içinde, bu fikrin filmin bütünüyle sandığımdan daha uyumlu olduğunu düşünmeye başladım. Nolan burada duyguyu akla karşı bir kuvvet gibi yerleştirmiyor. Daha çok, insanın bazı seçimleri yalnızca ölçülebilir veriler üzerinden yapmadığını hatırlatıyor. Yakınlık, sadakat, sezgi, bağlılık bunların hepsi karar anlarında devreye giriyor. Bu yaklaşım herkese ikna edici gelmeyebilir; bana da kusursuz görünmüyor. Ama filmin bellekte kalmasının nedenlerinden biri biraz da burada. Çünkü Yıldızlararası, duyguyu küçümseyen bir zekâ gösterisi olmaya razı gelmiyor.
Nolan’ın sinemasına dair konuşurken çoğu zaman yapısal ustalık, zaman kurgusu ve entelektüel disiplin öne çıkarılır. Bunların hepsi yerinde tespitler. Yine de Yıldızlararası’nı benim için ayrı bir yere koyan şey, filmin bu ustalığın içine duygusal bir risk de yerleştirmesi. Yer yer fazla açıklayıcı olduğu söylenebilir; bazı anlarda kendi ağırlığını fazla hissettirdiği de. Ama burada mekanik bir kusursuzluk yerine, zor bir şey söylemeye çalışan bir filmin gerilimini görüyorum. Bu da bana daha insani geliyor. Pürüzleri olan ama düşünceyi tetikleyen bir film, kusursuz işleyip iz bırakmayan bir yapıdan daha ilginç olabiliyor.
Bugün Yıldızlararası’na dönüp baktığımda, onu bir uzay filmi olarak değil, insanın gelecekle kurduğu ilişkinin filmi olarak değerlendiriyorum. Yakınını koruyamayan bir türün uzaklara yönelmesinin ne anlama geldiğini düşündüren bir film bu. Bilginin tek başına yetip yetmeyeceğini, yön duygusunun nereye yerleştiğini, gelecek dediğimiz şeyin yalnız teknolojiyle mi yoksa hafıza, sadakat ve sorumlulukla mı kurulduğunu yeniden sorduran bir film. Bende bıraktığı asıl iz de burada. Yıldızlararası, evrenin büyüklüğünü gösterirken insanı küçültmüyor; tam tersine, ona taşıması zor bir sorumluluk yüklüyor. Sanırım ben Yıldızlararası’nı tam da bu yüzden iyi filmler arasında görüyorum; çünkü göğe bakmayı önerirken, yeryüzünde kime ne borçlu olduğumuzu da sessizce hatırlatıyor.




